Katar’a yönelik tehditlerin aynı zamanda Türkiye için de “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla” manasına geldiği iddia ediliyor. Özellikle son zamanlarda “antiemperyalist” bir havaya bürünen “yandaş medya” mensupları Katar’daki gelişmeleri Batı’nın RTE iktidarını yıkma planının bir parçası olarak da okuma eğilimindeler. Bunu yaparken de haliyle, aynı bizim üçüncü dünyacı- ulusalcıların yöntemini kullanıyorlar. Yani bölgenin derin iç meselelerini, çelişkilerini, kıran kırana iktidar mücadelelerini es geçerek asıl, hatta tek belirleyenin ABD’nin müdahaleleri olduğunda ısrarlılar. Böylece emperyalizmle içli dışlı bazı bölge ülkelerini neredeyse masum veya açıkça “salak” birer kurban gibi gösteriyorlar. Ama sadece gösteriyorlar, yoksa buna kendileri de inanmıyor. Ancak mecburlar, sorunun asıl nedeninin ABD’nin “İslam dünyasını” bölüp parçalama planları olduğunu söylemeseler “İslam kardeşliği” adını verdikleri hikâyenin gerçekle hiçbir ilişkisi olmadığı, bu dünyanın nasıl bir nefret dünyası olduğu açık edilmiş olacak.

Bölgede, hepsi birbirini satmaya hazır devlet iktidarlarının, hanedanlıkların oluşturduğu bir kompozisyon var. Bunların hiçbiri öyle emperyalizm tarafından kandırılıp birbirlerine düşürülecek cinsten değil. Her birinin emperyalizmle, çeşitli dönemlerde çeşitli biçimler alsa da sıkı çıkar ilişkileri, sınıfsal bağları var. Hepsi Batı’daki milyarlarca dolarlık yatırımlarıyla emperyalist sistemin aktif birer parçası. Bunlar, güçleri oranında kendilerini sistem ve bölge hiyerarşisinde daha yukarı taşıma planları yapıyorlar. Ve hepsi emperyalizmle pazarlık halindeler. Yani, emperyalist sistemin ve onun belirlediği dünya ekonomisinin genel çerçevesi ve kuralları içinde yer alsalar da konumları sadece ve tek yönlü biçimde, “bir dış güç olarak” emperyalizm tarafından belirlenmiyor. Emperyalizmin genel egemenliğine ve askeri korumasına karşın ortada ekonomik, politik, askeri ve diplomatik olarak her türlü “oyuna” açık bir alan var. Emperyalist hegemonyanın krize girdiği dönemlerde bu alan manevralara daha açık ve daha özerk bir genişlik kazanıyor. Burası, aynı zamanda kaçınılmaz biçimde bölgenin yeterli güce sahip “aktörleri” arasında bir “savaş” veya “iç savaş” alanı.

Haninin kaşarları!

Kısaca yandaş medya yazarlarının sahte antiemperyalizmleri ile gizlemeye çalıştıkları ve Saray’daki Efendilerinin de dahil olduğu bir iç meseleler ve iktidar savaşları yumağı var. Yani “kendisinden habersiz yaprak kıpırdamayan oyun kurucu bölge gücü” vb. hayal ve heveslerin aynı kafadaki diğerlerinin tepkisine ve düşmanlığına yol açması kaçınılmaz. Saray hizmetkârı yazar ve “ideolog” takımının bunu bilmemesi mümkün değil. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bu gerçeğin üzerini örtmek zorundalar; çünkü kendi bölgesel hegemonya planları da “İslam kardeşliği” palavrasının örtüsü altında tezgâhlanıyor. O nedenle “kardeşlerine” mesajlarını bir “birlik” çağrısı ve “emperyalizmin bölgeyi bölme ve parçalama planları” konusundaki uyarılar eşliğinde olabildiğince “içeriden” ve “dostane” bir dille yollamaya çalışıyorlar. Ama kimsenin tavsiyeye ihtiyacı yok. Onlar haninin “kaşarları!” ABD’nin İran konusunda uzlaşmacı-yumuşamacı bir tavır aldığı dönemde, İsrail’le birlikte Suudiler’in nasıl yırtınırcasına bir savaş kışkırtıcılığına giriştikleri, Obama yönetimine nasıl baskı yaptıklarını hatırlayın. Yani onlar İran’a karşı ABD tarafından kışkırtıldıkları için değil, ABD emperyalizmininkilerle örtüşen ve bazen de onu aşan kendi öz çıkar ve politikaları nedeniyle saldırgan bir tavırdan yanalar. Ve yine öz çıkarları nedeniyle, ABD’nin ağırdan aldığı veya geri adım attığı bir durumda, her türlü provokasyona girişebilirler.

Bağımlılık ama nasıl?

Ortadoğu’daki “iktidar” kavgası elbette kendi iç koşullarıyla sınırlı değil. Dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarının ve de enerji nakil hatlarının, su yollarının bulunduğu bir bölgede emperyalizmin müdahaleci etkisi, stratejik çıkarları çok önemli etkenler. Dünya ekonomisinin enerji konusundaki stratejik kalbi durumundaki bir bölgede başka türlüsü mümkün değil. Ancak yukarıda da vurgulandığı üzere dış dinamiklerin iç dinamiklerle ilişkisi yüz yıl öncesinden çok farklı. Londra’nın maaşa bağladığı aşiret reisleri dönemi çoktan kapandı. Bölge ülkeleri, ne kadar kol kanat gerse de ABD’nin talimatlarıyla yönetilmiyor.
Artık söz konusu olan, dünya ekonomisi gerçekliği temelinde, ekonomik ve siyasi güçlerin kendi gelişmişlik ve zenginlik dereceleri tarafından belirlenen karşılıklı bir bağımlılık içinde olmaları. Bu karşılıklılık durumu, dünyanın gidişatına bağlı biçimde değişimler gösteren, sabit olmayan “hiyerarşik” bir ilişki biçimine yol açıyor. Karşılıklı bağımlılık hiçbir zaman eşitlik anlamına gelmiyor. Ancak “eşitsiz ve bileşik gelişmenin” günümüzdeki anlamını daha açık bir hale getiriyor. Bu ilişki biçimi, aynı zamanda görece özerk alanları, çelişki ve rekabeti de açığa çıkarıyor. Sonuçta ortaya çıkan durum, daha geri ve bağımlı kapitalist ülkelere “sınırsız” bir bağımsızlık imkânı sağlamasa da emperyalist devletlere de sınırsız bir egemenlik imkânı sunmuyor. Bütün bunlar pek çok düzeyde yeni çelişki ve çatışmaların da yolunu açıyor.

Katar’ın derdi…

Katar krizini ve işin içindeki Türkiye’nin konumunu da bu temelde ele almak gerekiyor. Katar ülke yüzölçümüyle ve nüfusuyla kıyaslanamayacak büyüklükteki maddi imkânlarıyla ve bu sayede sahip olduğu ekonomik ve kültürel (El Cezire) araçlarla uzun süredir politik bir atağın içinde; etkili bir bölge gücü olma peşinde. Bu, emperyalist sistem içindeki konumu ve rolü açısından çok önemli; aynı zamanda benzer eğilimler içindeki diğer bölge güçleriyle de bir düşmanlık nedeni. Ancak bu rekabet sadece bölge düzeyinde devletler arası düşmanlıkları değil, ittifakları ve çeşitli uzlaşmaları da gerekli kılıyor. Mesela Suudiler güç ve istikballeri açısından İran’ın devre dışı bırakılmasını zorunlu görürken Katar, İran’la ilişkilerini iyi tutmaya çalışıyor. Çünkü İran’ı karşısına almanın ciddi bir tehlike oluşturacağının farkında; Katar’ın İran’la düşmanlığı, onu diğer bölge güçlerinin korumasına muhtaç hale getirecek; bu ise Katar’ın rekabet gücünü büyük oranda kıracaktır. Ayrıca İran, rakip Suudileri dengeleyebilecek en önemli güçtür. Üstelik Katar, İran’la kavgasız gürültüsüz idare etmeleri gereken ortak bir doğalgaz havzasını da paylaşmaktadır. Aynı nedenlerden ötürü Katar, gerçekte Suudilerle arası hiç iyi olmamış Türkiye ile de büyük çaplı, bilinir bilinmez maddi ilişkiler ve muhtemelen koruyucu bir askeri ittifak içindedir.

Rejim sorunları
Ancak bu bölgede ittifaklar sadece devletlerarası düzeyde oluşmuyor. Rekabet, yerel siyasi, dini, mezhebi güçlerle de ittifakları zorunlu kılıyor. Desteklenen iç güçlerle girilen ittifaklar ister istemez bölge ülkelerinde rejim sorunlarını (yani iç meseleleri) gündeme getiriyor. Her yerel güç, aynı zamanda kendi siyasi, ekonomik ve sosyal çıkarları olan bir iktidar adayı-heveslisidir. Nihayetinde böyle bir bölgesel mücadele, dost ve düşman rejimler gerçekliği temelinde yürür. İki ülkenin veya ülkeler grubunun, birbirleriyle uluslararası siyasi-iktisadi-askeri bir rekabet içinde olmalarının ötesinde, birbirlerinin rejimlerine karşı, işin içine ideoloji ve iç müdahalelerin de karıştığı bir mücadele içinde olmaları sorunun rengini ve şiddetini değiştirir. Katar, bölgesel etki ve gücünü artırma hedefi doğrultusunda, hemen her ülkede örgütlü ve artık belirli bir iktidar deneyimine de sahip İhvan’la uzun süredir ittifak halinde. Bu durum Katar’ı aynı güç (İhvan) üzerinden bölge hegemonyası hesapları yapmış olan Türkiye ile yakınlaştırırken, Suudiler’le ve Mısır’la gerilime sokuyor. Suudiler, Vahabiliği bir yayılma-hegemonya aracı olarak kullanırken İhvan geleneğini rejimi açısından ciddi bir iç (ve de dış) tehlike olarak görüyor. Mısır’da Mursi iktidarını deviren darbeyi ve “laik” Sisi diktatörlüğünü maddi ve siyasi olarak destekleme nedeni bu. Aynı şekilde Türkiye’deki iktidarın, Mısır’daki darbeyi, her türlü diplomatik teamülün dışında canhıraş bir biçimde lanetlemesi, Mısır’ın “yeni” rejimine açıkça karşı çıkması boşa değil. 2011’de Arap devrimlerinin başlamasının ardından hem bu devrimleri tasfiye etmek, hem de bu dalgadan İhvan zincirine dayalı hegemonik bir sonuç çıkarmak için giriştiği çabaların iflasının yol açtığı öfke Türkiye’yi Mısır’la karşı karşıya getirdi. Aynı nedenle, üzeri biraz örtük biçimde de olsa, Türkiye Mısır’daki Sisi rejiminin asıl destekçisi olarak gördüğü Suudi Arabistan ile de karşı cephelerde yer aldı. Suriye’deki muhalifleri birlikte destekleme faaliyetleri, ortak askeri güç (İslam ordusu) projeleri bile gerilimi azaltamadı.

“Suriye’nin dostları!”

Suriye iç savaşı ve Esad rejimine ortak düşmanlık, 2014 krizini saymazsak, “Sünni cephe” içindeki krizin ortaya çıkışını geciktirdi. Ancak rekabet Suriye’de bir işbirliği kılığında devam etti. Suriye devriminin tasfiyesini Müslüman Kardeşler üzerinden yapmayı planlayan ve muhtemelen diğer örneklere bakarak kolay bir İhvan zaferi bekleyen Türkiye ve Katar, ortaklıklarını iç savaş boyunca sürdürdüler. Savaş alanında kalıcı bir etki sağlayamayan “ilk” ÖSO deneyimi, sahadaki etkisizliğinin yanı sıra “Suriye’nin Dostları”nın iç rekabetlerinin de etkisiyle işlevsiz kalırken, ilk dönemde iktidar alternatifi olarak örgütlenmeye çalışılan Suriye Ulusal Koalisyonu ve Suriye Muhalif ve Devrimci Güçler Koalisyonu’nun Türkiye ve Katar’da kurulması, esasen İhvan üzerinden yapılan planların bir parçasıydı. Ancak bu örgütler baştan itibaren (Türkiye) Katar-Suudi rekabetinin alanı oldular ve neticede herhangi bir siyasi ve askeri rol oynayamadılar. Katar ve Türkiye’nin İhvan üzerinden yaptıkları planlar gerçekleşmedi. Ayrıca Esad rejimini devirme amaçlı ortaklıkların hepsi, birlikte davranıldığı görüntüsüne rağmen, Suudiler’le Katar arasındaki rekabetin alanı haline geldi…

Şimdi Katar “terörü desteklediği” gerekçesiyle Suudiler ve müttefikleri tarafından suçlanıyor. Ancak kavga çıktı mı, sır kalmaz; Katar da cevabını veriyor. Biraz da Suriye’deki rakibi İran ve Hizbullah’la şartların gerektirdiği daha açık yakınlaşmanın bir sonucu olarak, Katar’ın eski Başbakanı şunları söylüyor:

“Hepimiz Suriye’de yanlış yaptık… Biz Fars Körfezi komşusu Arap ülkeleri Amerika ile, Ürdün ve Türkiye’de iki ortak operasyon odası oluşturup Suriye’deki gruplara destek verdik. Fakat sonradan bu grupların farklı programlarının olduğunu gördük ve bunlara desteği kestik. Ama Amerika bu grupları desteklemeye devam ederek yanlış yaptı. Bu demek değil ki, biz yanlış yapmadık, biz de Suriye konusunda yanlış yaptık.”

Yani bugün Katar’ın teröre destekle suçlanmasına yol açan faaliyet ve ilişkiler kısa bir süre önceye kadar elbirliğiyle yürütülmüş. Amerika ile birlikte Türkiye ve Ürdün’de operasyon odaları oluşturulup Suriye’deki gruplara destek verilmiş. Ayrıca Katar ve Suudilerin sağladığı paralarla, ABD’nin organize ettiği ve Türkiye’nin de işin içinde yer aldığı silah sevkiyatını da unutmamak gerekiyor. Yani “terörle” içinde hemen herkesin yer aldığı dört başı mamur bir işbirliği söz konusu.

Ancak Katar’a yönelik suçlamada gerçek neden öyle silah külâh, IŞİD-Nusra meselesi değil. Asıl mevzu, karşılıklı güç mücadelesi temelinde İhvan-ı Müslimin ile ilişkiler. Yani devletler arası mücadelede rejim ve iktidar sorunlarına yol açabilecek şimdilik en önemli unsur. Katar ve Türkiye, bir yayılma ve etki aracı olarak İhvan’ı desteklerken, Mısır ve Suudiler, İhvan’ı “terör örgütü” olarak ilan etmiş durumda.

Türkiye’ye gelince…

Türkiye’ye gelince; sorun “neye niyet neye kısmet” durumundan “Dimyat’a pirince giderken…” durumuna doğru yol alır görünüyor. İktidar kanadının telaşı da bundan. Katar’a yönelik operasyonun, Türkiye’yi de hedeflediği iddiası o kadar da boş değil. Özellikle Suriye’deki faaliyetleri ve Mısır’a yönelik “Rabia” politikası hesaba katıldığında, şimdilik Katar’a yönelik görünen suçlamalar Türkiye’ye de yönelebilir. RTE’nin yeni Bonapartist gericilik rejiminin giderek uluslararası bir soruna dönüşmesi oranında bu ihtimal artar. Mesela Suriye’deki faaliyetler ve “MİT tırları” konusu böyle bir suçlamanın önemli argümanlarından biri haline gelebilir. Bu nedenle Saray’ın bu konuyu büyütmesi ve tamamen kendi denetimindeki adliyenin önemli bir CHP milletvekiline casusluk suçlamasıyla çeyrek asırlık hapis cezası vermesi her şeyden önce yeni rejimin kendisi açısından büyük bir hatadır. Buna karşı başlatılan protesto yürüyüşü, sorunun dışarıda da daha görünür hale gelmesine yol açacaktır. Profil küçültmesi gereken durumlarda profil büyütmesi, daha kritik bir aşamada RTE’yi uluslarası planda da hedef haline getirebilir. Tabii, bu noktada yeni rejimin ABD ve AB emperyalizmiyle ve de Rusya ile ilişkileri belirleyici öneme sahip olacaktır.

İktidarın Katar’la ilişkilerinin, hayati bir seviyede olduğu bu krizle birlikte iyice ortaya çıktı. Katar sermayesinin yeni rejimin hayat damarlarından biri olduğu gerçeği, bu ülkeyle olan askeri ilişkileri de açıklıyor. Türkiye belli ki, kendini böylesine bir ekonomik kaynağın güvenliğini sağlamak zorunda hissediyor. Krizin ilk günlerinde, Türkiye’nin Katar’daki üsse apar topar asker gönderme kararı alması bunun kanıtı. Bu durum belli ki Suudiler ve müttefikleri açısından da hayati bir önem taşıyor. Nitekim Suudi cephesinin Katar’a verdiği “ültimatom” da bunu gösteriyor. Burada “Türkiye’nin Katar’daki askeri varlığını derhal iptal etmesi; Türk askeri üssünün kapatılması ve Katar toprağında Türkiye ile askeri işbirliğinin bitirilmesi” istenmektedir. Talepler bir yönüyle Türkiye’ye de yöneliktir. (İşe iktisadi tehditler de eklenmiştir.) Bütün bunlar Türkiye’nin Arap dünyasının sorunlarına ve iç çatışmalarına bugüne kadar olmadığı biçimde dahil olduğu ve daha da olacağı anlamına geliyor. Gelinen noktada Türkiye için sorun artık dış işlerinin çok ötesinde bir iktidar ve rejim sorunu halini almıştır. Doğru veya yalan, ama Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, “Türkiye’deki darbe kalkışmasına, hükümeti gayrımeşru yöntemlerle devirme çabalarına bir ülkenin 3 milyar dolar para desteği sağladığını biliyoruz. Üstelik bu Müslüman bir ülke” demiştir. Bu ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğunu söyleniyor. Bu sözler RTE’nin Körfez’in 15 Temmuz darbe girişimini desteklediğine ilişkin sözleriyle çakışıyor. Kısacası Ortadoğu’daki bu son krizin Türkiye için de bir iktidar ve rejim sorunu haline geldiğini söyleyebiliriz. Bunda şaşıracak bir şey yok. Çok önceleri, Troçki’nin bir sözünden aldığımız ilhamla, “Türkiye’nin müdahil olduğu bölgenin bütün sorunlarını kendi bünyesine taşıyacağını” söylemiştik…