Suriye’deki yeni gelişmeler ışığında, güç dengelerinde ve kurulan işbirliklerinde/ittifaklarda değişimler gerçekleşmeye ve yeni çatışma dinamikleri oluşmaya devam ediyor. Bu gelişmelerin başında, ABD’nin desteğiyle, YPG’nin başını çektiği Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) 6 Haziran’da Rakka’ya dönük operasyon başlatması oldu. Bu operasyon yalnızca, ABD’nin Rakka operasyonunu YPG’yle gerçekleştirmesini engellemek için başından beri canhıraş çalışan Türkiye’nin tepkisini çekmedi. Suriye’nin doğusunda YPG aracılığıyla ABD’nin gücünün artırmasından Rusya ve Esad rejimi de oldukça rahatsız.

Geçtiğimiz günlerde, bu gerilimin sıcak çatışmalara dönüştüğü gelişmeler de yaşandı. Esad rejimi güçlerinin Rakka’nın güney batısından kente doğru ilerleyişi SDG tarafından kesildi ve bu iki kesim arasında çatışmalar yaşandı. Bu arada SDG’ye operasyon yapan Esad rejimine ait bir uçak ABD tarafından düşürüldü. SDG Rakka şehir merkezinde kontrolü tamamen ele geçirmek üzereyken, YPG’nin ABD ile işbirliğinin bir üst evreye sıçramış olması, Rusya ve Esad rejimi ile arasını bozmuş durumda. Bu durumun doğrudan sonucu, Suriye’nin kuzey batısında yer alan ve Rusya’nın himayesiyle YPG’nin denetimi altında bulundan Afrin’den, Rusya’nın Türkiye karşısındaki korumasını kaldırması oldu.

Rusya’nın tutumunu değiştirmesinde tek etken, YPG’nin ABD ile ilişkilerinin stratejik bir noktaya ulaşması değil. Türkiye’nin Fırat Kalkanı operasyonunu düzenleyebilmek için, Rus uçağının düşürülmesi sonrasında Rusya’yla kopan ilişkilerini tamir etmek zorunda kalmasının ardından, Trump yönetiminin de YPG’ye destek politikasını sürdüreceğinin kesinlik kazanmasıyla birlikte, Rusya ve Türkiye arasındaki yakınlaşma devam ediyor. Türk ordusunun ve desteklediği güçlerin El Bab’a kadar inebilmesi karşılığında, Halep’teki askeri güçlere desteğini çekmesi ve şehrin Esad rejiminin kontrolüne geçmesini kabul etmesi çerçevesinde Türkiye ve Rusya arasında bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın ardından, Astana’da yapılan görüşmelerde Türkiye, Rusya ve İran’ın garantörlüğünde Suriye’de “çatışmasızlık bölgeleri” oluşturulmuştu. Bu “çatışmasızlık bölgeleri” politikasının bir devamı olarak, şu anda Türkiye’ye yakın Ahrar el Şam’la içinde El Kaide’nin de yer aldığı Tahrir el Şam’ın denetiminde olan İdlib vilayetinin Rusya ve Türkiye’nin doğrudan askeri denetimine geçirilmesi planlanıyor. Türkiye’nin İdlib’e Rus ordusunun ve dolayısıyla Esad rejimi güçlerinin girmesini kabul etmesi karşılığında, Rusya’nın YPG’nin kontrolünde olan ve Azez’den İdlib’e giden yol üstünde bulunan Tel Rıfat ve Afrin’in bazı bölgelerine Türk ordusu ve desteğindeki güçlerin operasyon yapması için yeşil ışık yaktığı tahmin ediliyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Afrin’in tamamını ele geçirmesine ilişkin Rusya’nın tutumu veya Türkiye’nin planladığı operasyonun bu boyutta olup olmadığına dair bir işaret henüz yok.

Yapılması planlanan operasyon çerçevesinde Türkiye Kilis’e ve Kuzey Suriye’de Afrin sınırına binlerce asker, askeri araç ve mühimmat sevkiyatı yapmış durumda. Geçtiğimiz hafta Türk ordusu topçu ateşiyle Afrin’i bombalarken, YPG’den de havan toplarıyla karşılık geldi. “Kuzey Suriye’de bir devlet kurulmasına asla müsaade edilmeyeceği” ve Suriye’nin kuzeyinde “geniş çaplı bir operasyon düzenlenebileceği” açıklamasında bulunan Erdoğan ise, Afrin’e saldırının işaretini vermiş durumda.

Saray rejiminin Afrin’e saldırı planı Türkiye ve bölge halkları açısından çok tehlikeli yeni bir adım anlamına geliyor. Erdoğan Suriye’deki maceracı, mezhepçi ve Kürt düşmanı politikasının iflasa uğramasının ardından, bu iflasın faturasını halklar arasında düşmanlığı artıran yeni saldırgan politikalarla, bölge halklarına kesmeye çalışıyor. Fırat Kalkanı harekâtında verilen onlarca kaybın ardından, şimdi Afrin’de çok daha fazla kaybın yaşanabileceği yeni bir kumar oynanmakta. Türkiye emekçilerinin Türk ve Kürt halkları arasında düşmanlığı körükleyen bu politikadan hiçbir çıkarı bulunmuyor. Saray rejimi Suriye’ye dönük müdahaleci ve saldırgan politikalarına derhal son vermelidir.

Öte yandan, yaşanan son gelişmeler, PYD ve YPG’nin Kürt halkı ve bölge halklarının çıkarlarını temel alan uzun vadeli bir strateji izlemek yerine, ABD ve Rusya’yla girdiği kısa vadeli pragmatik ilişkilerin başarısızlığa mahkum olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Diplomatik manevralarla elde edilen kazanımlar, güç dengeleri değiştiğinde bir anda ortadan kaybolabilmekte ve bu politikaların faturasını Kürt halkı ve tüm bölge halkları ödemektedir. Son 6 yılda yaşanan deneyimler, Ortadoğu’daki temel çelişkinin emperyalizm ve bölge gericilikleriyle emekçi halklar arasında olduğunu tekrar tekrar göstermiştir. Bu gerçekliği temel almayan hiçbir “gerçekçi” politikanın bölge halkları lehine bir değişim sağlaması mümkün olmayacak.

image_pdfimage_print