“Anayasa MADDE 119:  Tabiî afet, tehlikeli salgın hastalıklar veya ağır ekonomik bunalım hallerinde, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde süresi altı ayı geçmemek üzere olağanüstü hal ilân edebilir.”

Lüzumundan fazlaca saflık yapıp OHAL’in ne işe yarayabileceğini tartışsaydık sanıyorum aklımıza dün İstanbul’un yaşadığı sel gelirdi. Hâlihazırda ilan edilmiş bir OHAL’in varlığına rağmen sele kazma kürekle müdahale etmek dışında olağanüstü bir önlemin alınamadığını gözlerimizle gördük. Esas konuya geri dönmeden önce bir kez daha söylemeliyim; mevcut OHAL’in Erdoğan ve O’nun dar oligark çevresi dışında kimsenin bir işine yaramadığını sele kapılan İstanbul’da bir kez daha görmüş olduk.

Dün İstanbul’un gökyüzünde ne oldu?

Büyük bir şans sonucu dün hiçbir insanın acı haberi ile karşılaşmadık. Öncelikle can kaybının olmamasından ötürü oldukça şanslı olduğumuzu, ancak bir dahakine bu kadar şanslı olamayabileceğimizi ifade ederek başlayalım.

Dün yaşananları açıklayan ilk yaklaşım, tüm olayı atmosferin suçuna indirgedi. Yapılan açıklamalar genellikle belediyelerin ve devletin elini kolaylaştırmak için “olur böyle şeyler, daha önce de olmuştu” demenin ötesine geçmedi. Özellikle Kandilli Rasathanesi Meteoroloji Laboratuvarı Başkanı Adil Tek’in yoğun yağışın sebebini gökyüzündeki süper hücreler diye açıklaması bunun en büyük örneği oldu. Neyse ki Yrd. Doç. Dr. Abdullah Kahraman’ın ve onun bir grup öğrencisinin gerçeğe ulaşmaya dair umut verici ve hırslı açıklamalarıyla konuya biraz daha vakıf olabildik. Sosyal medyada Hava Delisinin Not Defteri ve Meteogreen hesapları üzerinden yayınladıkları tahmin ve çalışmalara kulak verecek olursak: “Süper Hücre denen (İng.: Supercell) gök gürültülü fırtına (thunderstorm), kendi etrafında dönerek yükselen bir hava kütlesinden ve yoğun bulutlardan oluşan (rotating updraft), zaman zaman hortuma yol açan özel ve çok kuvvetli bir gök gürültülü fırtına çeşididir. Dönerek yükselme hareketi o kadar kuvvetlidir ki bu fırtınaların tepesi ta stratosfere (hava olaylarının görüldüğü tabaka olan troposferin bir üstü) tırmanır. Görseller için: https://goo.gl/DQadfD”. Adil Tek herhangi bir süper hücre bulgusunu yayınlayamadı. Açıklamayı “olağanüstü bir şeyler var” darlığına hapsetti ve bıraktı.

Olan bitenin ne olduğunu kavramak için Yar. Doç. Dr. Karaman’ın Hürriyet’e yaptığı açıklamaya dönecek olursak: “Geçtiğimiz haftalardaki sıcak hava dalgasıyla denizler hızla ısındı. Halen Kuzey Ege ve Batı Karadeniz kıyılarında dar bir hat haricinde tüm denizlerimizde sıcaklıklar ortalamalardan birkaç derece yüksek. Böylece buharlaşma artıyor, yazın kuzeydoğulu rüzgârlarla Karadeniz’den Marmara’ya nem pompalanıyor. Bunlar iklimin değişkenliği içinde doğal. Ama aynı zamanda şu an atmosferin yukarı seviyelerinden Temmuz için hayli soğukça bir dalga geçiyor. Bu durum, konvektif fırtınalar (gök gürültülü fırtına anlamına geliyor) için uygun çevre koşullarına katkı sağlıyor. Oluşan konvektif fırtınalar atmosferde farklı seviyelerdeki farklı rüzgârlar sayesinde organize olabiliyorlar ve bu da daha uzun süreli ve etkili olmalarına yol açıyor.” Sonuç olarak dün, İstanbul’da gökyüzündeki neme doymuş olan bulutlar farklı yüksekliklerde yağmur oluşturdular ve bu durum karşısında yoğun ve uzun süreli bir yağışla karşı karşıya kaldık.

Bir doğa olayı felakete nasıl dönüştü?

Kadir Topbaş –şu sıralar başı çok yoğun olduğundan, mesela damadının ilgiye ihtiyaç duyduğundan olsa gerek- açıklama yaparken yıllar önce Londra’da metro istasyonlarının sel riskinden ötürü boşaltıldığından bahsetti. Anlaşılan o ki Topbaş kendisi için daha kullanışlı bir veri olan Paris metrosunda yaşanan bir hafta önceki sel vakasından bihaberdi. Kuvvetle muhtemel ki Hindistan’da beş gün önce 80 kişinin ölümüyle sonuçlanan selden ve ABD’de yaşanan ve son olarak iki gün önce 9 kişinin ölümü ile sonuçlanan sel vakalarından haberdar olmayacak kadar meşguldü! Sinir sistemi ise “OHAL sayesinde selin etkilerinin artmasının önüne geçtik” gibi son derece alışıldık bir yalanı dahi çağıramayacak kadar yıpranmıştı.

Sele dair resmi mercilerden yapılan en akla yatar görünen açıklama şu oldu: İstanbul’un Temmuz ayının ortalama yağışı, m2’ye 30 kg’dır, ancak 18 Temmuz günü bu değerler Silivri’de 134.5, Üsküdar’da 116.8 ve Eyüp’te 58.6 kg/m2 olarak gerçekleşti. Dolayısıyla yapılacak bir şey yoktu. Rakamlarla oynamayı seven bu beyler bizi yine aptal yerine koymaya çabalıyorlar. Altyapı sistemleri ortalama yağış üzerinden değil, uzun süreli yağış rejimleri dikkate alınarak ve en yoğun yağışları kaldırabilecek bir kapasite uyarınca tasarlanır. Sonuç olarak ortalama yağış verilerini sunmanın herhangi bir anlamı yoktur. Ayrıca eğer dedikleri gibi olsaydı İstanbul’un Aralık ayı ortalama yağış değeri 125 kg/m2 odluğu için bu yağmuru da sağ salim atlatmamız gerekirdi. Birilerini daha çok zengin etmek için fena bir fikir olmasa da, bildiğimiz kadarıyla İstanbul’da yazlık ve kışlık diye mevsimsel bir altyapı sistemi değişikliği mevcut değil.

İstanbul’un geçmişinde çok sayıda ve muhtemelen dünden daha ciddi olan sel vakaları yaşandı. 1789’da Üsküdar’daki Valide Sultan Camii’nin avlusunu su basacak denli sel oluştuğu hakkında bilgiler mevcut. Bu gibi daha pek çok olayı sıralamak mümkün. Lakin İstanbul’da son 5-10 yıldaki sel baskınları kadar sık biçimde daha önce seller yaşanmamıştı. Kentsel dönüşümle İstanbul’u baştan aşağı yıkan bir şehir yönetimi, öylesine plansızca hareket etti ki son derece basit teknik bilgilerin üzerinden atlayıp yalnızca bir avuç zengini daha da zengin etmek uğruna İstanbul’u yeni bir sele karşı hazırlıksız bırakmış durumdalar.

Belediyelere dair halk arasındaki meşhur olan “çalıyorlar ama yapıyorlar” görüşü, “çalıyorlar, çaldırıyorlar ve yapmıyorlar”a dönüşüyor. İstanbul olası sellere karşı son derecede korunaksız bir durumda ve yapılan her yatırım yaşanacak sellerin etkilerini arttırarak işi hayat memat meselesine getiriyor. Halen çılgın projelerle zenginlere umut olmaya çabalayan Saray ve onun sadık bir izleyicisi olduğunu ispata koşan Kadir Topbaş (halbuki afet karşısındaki çaresizliği nedeniyle hemen istifa etmeliydi) önümüzdeki süreçte yaşanacak olan tüm kayıpların birinci derecede sorumlusu olacaklardır. Zira alametler çoktandır belirmiştir.

Bereket mi yağdı?/Barajlar hakkında bir not

“musluktan başka her yerden su akıyordu”

İstanbul’un yaşadığı selin olumlu bir yönünü görmeye ihtiyacımız var. Hiç değilse su rezervlerinde bir artış olsun, yer altı su kaynakları beslensin, vb. diye umutlanalım diyeceğiz, ama altyapıdaki sorun suyun tahliyesiyle sınırlı değil. Yağmurun toplanmasında da ciddi zaaflar var. İlgilisi İstanbul’un barajlarının doluluk grafiklerini İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin çevrimiçi verilerinden sorgulayabilir (URL: http://www.iski.gov.tr/web/tr-TR/baraj-doluluk-oranlari) . Burada kendimi tehlikenin boyutlarını işaret eden iki ufak veriyle sınırlandıracağım. Öncelikle verilere göre bu yaz için –şimdilik- panik yapmamıza gerek yok. Barajların doluluk oranı yüzde 74,06 dolayında. Ancak uzun vadede bu durum bizim içimizi rahatlatmasın. Zira yoğun buharlaşma ve altyapının son derece kısıtlı olması İstanbul’un ciddi bir su krizi yaşayabileceğini işaret ediyor. Temmuz ayının rekor yağışını yaşadıktan sonra barajın doluluk oranı halen 2009, 2010, 2011, 2012, 2013 ve 2015 Temmuz doluluk oranlarının gerisinde! Ve rekor yağmuru yaşadığımız gün bir önceki güne göre barajların doluluk oranı %0,19 oranında azaldı! Yağmur suyu ancak bugün barajlara ulaşabilir diye itiraz edenlere de şöyle bir veri sunabiliriz; selden 24 saat sonra barajların doluluk oranı hala 4 gün öncesine, yani 14 Temmuz gününe ulaşamadı!

Yani İstanbul’a yağan yağmur da verimli bir şekilde değerlendirilemiyor. Yaşanan herhangi bir felaketin yanımıza kâr kalacak boyutu bulunmuyor.

6. büyük kitlesel yok oluşa doğru

İçinizi daha da daraltmak istemem ama durum çok ciddi.

Aşırı sıcak, sis, sel, fırtına, bölgesel iklim değişiklikleri, heyelan gibi felaketler küresel iklim değişikliklerinin olmadığı dönemlerde de yaşanabilen doğal olaylardır. Dolayısıyla bir örneği alıp küresel ısınmaya dair kanıt olarak sunmamız saf dillilik olur. Ancak olağandışı iklim verilerinin bu denli sık görüldüğü başka bir dönem yaşamadık. Bir yandan sıcaklık rekorları kırılırken, bir yandan da yağış rekorlarıyla karşı karşıyayız. Karbon salınımı, deniz sıcaklığındaki artış ve buzulların erimesi bir bütün olarak atmosferin davranışına ve ekolojik dengeye etkide bulunuyor. Dün yaşadığımız yağmurun görüntüleri üzerinden içimizde bulunan mizahı diri tutmamız sanıyorum son dönemlerin en umut verici hadiselerindendi. Ancak o görüntülere iyi bakın, çünkü gördüğünüz herhangi bir yağmur değildi. Dünya çapında kapitalizmi sonlandırmazsak ne olabileceğini anlatıyordu. Dün gördüklerimiz; yakın gelecekte susuzluk içerisinde kıvranırken şehrimizi, eşimizi, dostumuzu, kardeşimizi, yoldaşımızı… nasıl kaybedeceğimizin küçük bir ön gösterimiydi.

Sudan yeni çıktık belki ama unutmayalım: Yaz henüz bitmedi! Mevsimin son iklimsel garipliğini henüz yaşamamış olabiliriz. Yazın kuru sıcağında da olsak kapitalizme karşı gerçekçi bir mücadelenin zeminlerini aramak zorundayız.

image_pdfimage_print