Bu yazı, yakında 79 yaşına girecek olan ve 3 Eylül 1938’de, hem Nazi istihbarat servisinin hem de Stalin’in GPU’sunun katletme ve tutuklama tehditleri altında, Paris’in kenar bir işçi semtinde ilk kongresini toplamış olan Dördüncü Enternasyonal için savaşırken düşen herkesin anısına ve onuruna kaleme alınmıştır. Bu yazı Leon Troçki’ye, Leon Sedov’a, Rudolf Klement’e, Abraham Leon’a, Leon Seloil’e, Marcel Hic’e, Pantelis Pouliopulos’a, Erwin Wolf’a, İgnacio Reiss’e, Tha Thu Thau’ya, Chen Duxiu’ya, Cesar Robles’e, Yolanda Gonzales’e, Arturo Apazza’ya, Tulio Quintiliano’ya, Gildo Rocha’ya; devrimci Marksizm yaşayabilsin diye canlarını veren herkese ithaf edilir.

21 Ağustos, üç Rus devriminin (1905, 1917 Şubat, 1917 Ekim) önderlerinden, Kızılordu ile Kızılfilo’nun örgütleyicisi ve komutanı, Lenin’in vasiyetinde “en yetenekli” Bolşevik olarak bahsettiği Lev Troçki’nin katledilme yıldönümüydü. Evet, bu canilik basit bir cinayet değil, katliamdı. Hitler’e tek bir kurşun sıkmadan ona teslim olmuş olan Komintern’in, Kremlin odaklı karşıdevrimci yönelimine karşıt olarak; dünya proletaryasını, kendi tarihinin en büyük yenilgisi olacak olan faşizmin gelişinden kurtarmaya çalışan sürgündeki bu büyük devrimci, Hitler-Stalin Anlaşması’nın altında imzaları bulunan haydutlar tarafından öldürüldü. Ekim Devrimi’ni örgütleyen Merkez Komite’nin hayatta kalan son üyesi de böylece Wall Street’in, Lordlar Kamarası’nın ve Berlin’in sevinç naraları içerisinde toprağa gömülmüştü.

***

Yazının girişi okuyucuyu korkutmasın. Bu metnin amacı bir Troçki güzellemesi ortaya koymak değil. Zira Troçki’nin mirasına en büyük hakaret (veya boş vermişlik), onun katlediliş yıldönümlerinde ondan övgüyle söz eden içeriksiz yazılar kaleme almak olurdu. Hayır, buradaki endişemiz farklıdır ve detaylı bir biçimde anlaşılması için çaba sarf edilecektir. Ancak yine de yazı, Lev Troçki’nin bizim için kim olduğunu anlatarak başlamak zorundaydı. Çünkü konumuz, 20. yüzyıla damgasını vurmuş bir Marksistin mirasının, 21. yüzyıl için neler anlatabileceğidir. İşte bu yazı da, söz konusu mirasın 21. yüzyıla dair neler önerebileceğinin yalanlarla ve iftiralarla çarpıtılmasına karşı durmayı amaçlamaktadır. Evet, Türkiye’nin içerisinden geçmekte olduğu yeni rejim inşası sürecinde buna odaklı bir yazıyı ortaya çıkarmaya çalışmak son derece can sıkıcı bir iştir ancak bu, yine de bir ihtiyaçtır. Çünkü Lev Troçki ve onun fikirleri, öldürülmesinin ardından geçen 77 seneden sonra dahi, hala karalamalara ve haksız ithamlara maruz kalmaktadır. Eğer felsefi-siyasi metodolojimizin ilkesel duruşunun önemli bir kısmını gerçek olana sadık kalmak şeklindeki tutum oluşturuyorsa, anti-Troçkist klişelerin usanç verici iddialarını yanıtlamak da bir görev halini alacaktır.

Büyük Fransız Devrimi’nin inişli çıkışlı bir çizgi izleyen evriminin en çalkantılı zamanında, kral taraftarı Mirabeau, Ulusal Meclis’in kürsüsünden şöyle sesleniyordu: “Düşünecek zamanımız yok; ancak ne mutlu ki birçok fikre sahibiz.” Mirabeau’nun bu çıkışı bana daima, Türkiye solunun Troçkizme dönük gösterdiği reflekslerin kısa bir özeti gibi gelmiştir. Monarşi yanlısı bu dalkavuk düşünürün, önyargıların ve kutsal kabul edilenlerin sorgulama sürecinden geçirilmeden benimsenmesini onaylayan önermesi, solun çeşitli kesimlerinin Troçkizm hakkında seneler önce ezberlemiş oldukları yanlış bir bilmeceyi, yeniden ve yeniden tekrarlamasına benzer. Mirabeau yüzeysellik taraftarıdır; ve hakim sınıfların toplumsal yaşantısına ait bu tembel taraftarlığın sol içi tezahürleri, kabak tadı vermektedir. Bu tezahürler formel olarak anti-Troçkist bir makyaja sahip olabilirler ancak özlerinde aslında son derece anti-komünist bir formasyondan geçirilmiş olan düşünceler zinciri bulunmaktadır. Bu bağlamda bu metin, söz konusu düşünceler zincirini, bugün için gündeme gelmiş olan tarafından kırmaya çalışacaktır: Troçkizmde aydın ve aydın sorunu, Amerikan Troçkizminin tarihsel bilançosu, New York merkezli ideolojik bir ekolünün savrulmaları, ABD Stalinizminin yüz kızartan bilançosu ve son olarak Dördüncü Enternasyonal’in SSCB’ye dönük politik programı.

Ancak metnimizin girişine son vermeden önce belirtelim: Yazının sonlarına doğru okuyucu anlayacaktır ki, bundan böyle Türkiye solunun hiçbir sektörü, geğirir gibi anti-Troçkizm yapamayacaktır. Bugün, çeşitli ulusal Stalinist sektörlerin ve onların önderliklerinin, kendi merkezci veya hatalı stratejileri ile politikalarını mistik bir “büyük Öteki” olan “Troçkist” hayalete yükleyerek kendilerini aklayabilecekleri veya meşrulaştırabilecekleri bir konjonktür mevcut değildir. Mücadeleye devrimci Marksizm’in temsil ettiği sınıfçı kutup üzerinden çekilen yeni kuşaklar, Troçki ve Troçkizm üzerine yapılan yüzeysel gevezeliklere her yerde ve daima en acımasız gerçeklerle cevap verecektir. Bu metin, bahsi edilen cevapların bir parçası olabilmeyi hedeflemektedir. Ancak bundan da öte bu deneme, bundan böyle Troçki ve Troçkizm üzerine kaleme alınacak olan metinlerin, apolitik dedikodularla bezeli kaba iftira yazıları olmasında ısrar edilmesinin tamamen sonuçsuz kalacağını ispat etmeye çalışacaktır.

1.) Sosyalizm, aydın sorunu ve Troçkist program

a.) New York Entelektüelleri davası: Zorunlu bir cevap

New York Entelektüelleri olarak anılan düşünce ekolü 20. yüzyılın yarılanmasına yakın bir sırada, adı üzerinde New York kentinde ortaya çıktı. Grup, Ekim Devrimi’nin uluslararası düzlemde yaratmış olduğu dalgadan etkilenmiş, farklı siyasal gelecek tasarılarına sahip, kültürün farklılaşan taraflarıyla örgütsüz bireyler olarak ilgilenen aydınlardan oluşuyordu. Her ne kadar sol eğilimli içerikler üretseler de, New York Entelektüelleri Nazi Almanya’sının güçlendiği oranda burjuva demokratik reçetelere geri döndü. Savaşın ardından ekolün birçok üyesi Birleşik Devletler’in liberal-muhafazakar cephesinin önemli teorisyenleri halini almıştı bile. Ancak grubun, sosyalist olduğu iddia edildiği dönemde dahi, Troçkizm’in programıyla siyasal veya örgütsel bir bağı yoktu. Misal bir süre önce yayınlanan Metin Çulhaoğlu’nun yazısında, “çoğunluğunun” Troçkizm’den etkilendiği varsayılan isimlere kısaca bir göz atalım.

Sidney Hook hiçbir zaman Troçkist olmadı. Hook, 1928’de Berlin’de Karl Korsch’un konuşmalarından etkilenerek Marksist oldu. 1929’da SSCB’ye çalışmaya gitti. 1932 yılında Stalinist ABD Komünist Partisi’ne desteğini açıkladı. 1933’te Moskova merkezli siyasetten koptu. Daha sonra Enternasyonal’den bizzat Troçki tarafından kovulmuş olan James Burnham ve Hollanda doğumlu pasifist bir papaz olan A. J. Muste ile Amerikan İşçileri Partisi’ni kurdu ve sıkı bir sosyal demokrat oldu. Gençliğinde Stalinist bürokrasinin sadık sözcüsü ve yetişkinliğinde emperyalizm taraftarı sosyal demokrasinin kopmaz bir unsuru olan Hook, daha sonraları Vietnam Savaşı’nı desteklemeye dek varacak bir siyasal anti-komünizm kariyerine imza attı.

Lionel Trilling, Troçkizm’le yine hiçbir örgütsel veya politik ilişkisi olmamış olan başka bir yazardı. Edebiyat eleştirmeni ve kısa öykü yazarı Trilling, gençliğinde “Partisan Review” benzeri sol dergilerde yazar olarak yer almasına rağmen liberal bir muhafazakar olarak vefat etti.

Alfred Kazin bir edebiyatçıydı ve bu isimlerin geneli gibi kendisinin de Dördüncü Enternasyonal hareketiyle herhangi bir etkileşimi veya yakınlaşması olmadı. Hatta Kazin, çevresinin sahiplenmekte olduğu sahte sol retoriğe rağmen sıkı bir liberalizm taraftarıydı. Adam Kirsch “New Republic” isimli dergide Kazin’in, “akranlarının liberalizmi terk etmesini kimliğine bir saldırı” olarak algıladığını yazar.

Daniel Bell bir üniversite profesörüydü. Troçkist değildi. Troçkist siyasetlerle veya gruplarla uzaktan yakından bir ilişkisi olmadı. Kemikleşmiş bir akademisyen refleksi olarak ideolojilerin sonunun gelmesi ve kapitalizmin kültürel çatışmaları kızıştırması üzerine kitaplar kaleme aldı. ABD kapitalizminin sınai yönelimini yapısalcı bir pozisyondan anlamaya çalıştı.

Nathan Glazer sosyoloji alanında çalışmıştı. Troçki’nin Beyaz Ordu’ya karşı açtığı acımasız savaştan Amerika’ya kaçmış bir ailenin mensubuydu. Gençliğinde ailesini sürgün eden fikirlere hayranlık hissedip sosyalist olduğunu deklare etmiş olsa da, hiçbir zaman Troçkizm’i benimsemedi. Benimsememek bir kenara, sempati de duymadı. Zira kısa bir süre içerisinde sosyalist ideallerini terk edecek ve neo-muhafazakarların politik kampına dâhil olacaktı. Glazer bugün hayattadır ve hâlâ Demokrat Parti üyesidir.

Irwing Howe anti-Stalinist sola sempati duyan genç bir militan olarak politikaya atıldı. Troçki tarafından SSCB’yi koşullu da olsa savunmayı reddettiği için Enternasyonal’den ve onun Amerika partisinden ihraç edilen Max Shachtman’ın kurmuş olduğu İşçi Parti’sinde çalıştı. Troçki’nin bir biyografisini yazmış olmasının haricinde Troçkizmle hiçbir siyasal veya örgütsel ilişkisi olmadı. 1970’lerde Demokrat Parti’nin sol kanadını temsil etmekte olan Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri grubunun (Bernie Sanders da bu grubun içerisindedir) kurucuları arasında yer aldı.

Clement Greenberg bir deneme yazarı ve sanatçıydı. Çeşitli edebiyat teorileri üzerine çalıştı ve Marksizm’in sanat teorisinden etkilendi. Gençliğinde kaleme aldığı yazılarda bu etki hissediliyordu. Dördüncü Enternasyonal’le hayatı boyunca hiçbir ilişkisi olmadı. Ölene dek estetik üzerine çalışmayı sürdürdü.

Irving Kristol gençlik senelerinde Marksist teoriye ilgi duyan bir entelektüeldi. Sosyalizmin Sovyet deneyiminden farklı yaşanması gerektiği üzerine fikirler geliştirdi. Yaşamının hiçbir evresinde ne Dördüncü Enternasyonal, ne de onun Amerika partisi olan Sosyalist İşçi Partisi üyesiydi. Troçkizm’e hiçbir zaman yanaşmadı. Anti-sovyetik düşünceleri onu sağa itti. Bugün Kristol “yeni muhafazakarlığın vaftiz babası” olarak anılmaktadır.

Bu ampirik veriler bir kenara, New York ekolünün Troçkist olarak etiketlenmesi sorununa, sadece onun içerisinde konumlanmış olan bireylerin teker teker biyografilerinin çıkartılmasıyla cevap verilemez. Zira problem, liberal sağa eğilimli çeşitli unsurların yazınsal miraslarının ne derecede Troçkizan çağrışımlar yaptığı değildir. New York Entelektüelleri, isimlerine de yansımış olan doğalarından kaynaklanan yaşamsal bir yapısallık nedeniyle, asla Troçkist olamazladı: Devrimci önderliğin-partinin örgütlenmesi perspektifinin noksanlığı. Leninist-Bolşevik metodolojinin devamcısı rolündeki Troçkist programın önceliği daima, iktidarın proletarya tarafından fethi hedefine kilitlenmiş olan enternasyonalist bir savaş partisinin inşasıdır. Tam olarak bu sebeple, kol emeğinden (parti faaliyetinden) kendisini soyutlamış hiçbir New Yorklu kafa emekçisi (aydın), Troçkizmi benimse(ye)medi. New York Entelektüelleri’nin sağa kayışı, Troçkizm’in siyasal önceliklerini kabul edemeyişlerinin; yani Marx’ın 11. tezinin doğrultusunda hayatlarını örgütleyememiş olmalarının, sahip oldukları küçük ayrıcalıklardan kopamayışlarının mantıksal sonucuydu. Bu anlamıyla onlar katı birer anti-Troçkistlerdi.

Bütün bunlar bir kenara, Troçki’nin düşüncelerinin ABD’deki temsilcileri, o gün için James P. Cannon’un önderliğindeki Sosyalist İşçi Partisi’nde (SWP) merkezileşmişti. Eğer Troçkizm’in programatik özüne dair duyulan merak samimi ve politikse, New York Entelektüelleri isimli küçük-burjuva ideologlardan oluşan güruhun pro-emperyalist yazını değil, SWP’nin kuruluşunun tarihsel ve teorik temelleri incelenebilir.

Pekiyi Troçkizm ile onun SSCB’ye dönük olarak geliştirdiği bürokratik yozlaşma tahlili, New York Entelektüelleri’nin yazılarında cisimleşen anti-komünist önyargıların sorumlusu olabilir mi? Aslında olabilir. Musa’nın On Emri, Engizisyon Mahkemeleri’nden ne kadar sorumluysa, Marx’ın Komünist Manifesto’su, SSCB’nin 1991’de çözülmesinden ne kadar sorumluysa, Troçkizm de New York Entelektüelleri’nden o oranda sorumludur.

b.) Aydın sorununda Lafargue’ın dediği

Tembellik Hakkı” adlı meşhur kısa denemenin yazarı Fransız Marksist düşünür Paul Lafargue, kapitalist gelişimin serbest rekabetçi döneminde gerçekleştirmiş olduğu bir konuşma sırasında, sosyalist örgütlenmenin ve programın aydınlarla kurmakta olduğu etkileşime dönük birtakım ciddi tezler ileri sürdü. Bu tezlerin önemi, Lenin ile Troçki’nin de bizzat bu fikirlerden etkilenmiş olmasıyla daha iyi kavranabilir. Lafargue’ın yönelimi, kendinden önceki romantik düşünceden katı çizgilerle ayrılır ve aydının ekonominin toplumsal örgütlenişinin mevcut formu karşısında sahip olduğu konumla, onun düşünceleri arasındaki zıtlık, sert bir dille yerilir. Devrimci bir işçi partisinin, programına sempati hisseden entelektüellerle hangi örgütsel ve politik bağlamlar üzerinden ilişki kuracağı sorunsalı, Lafargue’ın cevabını aradığı sorulardandır. Lafargue’ın ileri sürmüş olduğu görüşler, düşünüyoruz ki, bugün dahi hâlâ geçerliliklerini olağanca yakıcılıklarıyla korumaktadır.

Lafargue’ın aydın sorunu üzerindeki radikalliği, 1848 devrimlerinin silahlı küçük-burjuva geleneğinin, proleter örgütlenmelerde yarattığı bunalımın öfkesiyle hayat bulmaktadır. 23 Mart 1900’de, Vaillant başkanlığındaki konferansta sözlerine aşağıdaki gibi başlar: “(…) Fransız sosyalizmi, aslında belirli bir artış göstermeyen, ancak ne denirse densin, belli bir sayıdaki burjuva aydının parti sıralarına yerleşmesinden kaynaklanan bir krizden henüz çıkmıştır.” Bu serzeniş önemlidir çünkü krizin kaynakları Paris Komünü’nün yenilgisinden veya o sıralarda Fransız proletaryası üzerinde ciddi bir otoritesi olan Jaures’in pasifizminden önce, doğrudan doğruya sınıf mücadelesi örgütüne yerleşmiş olan küçük-burjuva ve burjuva aydınlarda aranır. Lafargue aşağıdaki gibi devam eder:

Ancak, sanayiye bir uygulama sağlamayan bilim burjuvaziyi pek ilgilendirmez; aydınlara olan ilgisinin, önceden Kilise’nin onlara olan ilgisiyle hiçbir benzer yönü yoktur ve hiçbir yerde, onlar için duyduğu bu ufacık ilgi kendini maddi ve fikri mülkiyete alışkın kanun önündeki durumdan daha iyi göstermez.

Lafargue’ın ilk gündem maddesi, entelektüelin, monarşinin kilisesinden kapitalistin fabrikasına doğru yaşanan toplumsal dönüşümde, toplumsal karakterinin ve rolünün nasıl değiştiğidir. Bizim için şimdilik bu değişimin kendisi konu değildir ancak Lafargue’ın bu değişimi yorumlarken kullandığı metodoloji, konumuzun önemli bir parçasıdır. Kilisenin metafizik düşünceye (yani soylunun toprak mülkiyetine) adanmalarını talep ettiği aydınlar, kapitalist üretim ilişkileri altında sanayiye ve ticarete adanmıştır. Özetle aydının işlevi, değişen egemen sınıfların değişen ihtiyaçları doğrultusunda bir dönüşüm geçirmiştir. Bu vurgu neden önemlidir? Önemlidir çünkü mesela New York Entelektüelleri isimli darkafalıların, soyut ve analitik bir düzlemde Troçkist programla karşılaştırılarak anlaşılmasını değil, somut ve geometrik bir düzlemde Birleşik Devletler emperyalizminin o andaki ulus-ötesi çıkarlarıyla incelenerek kavranılmasını önerir. Zira New York Entelektüelleri’nin zaten “Troçkist” veya “Troçkizan” olabileceği yönünde gösterilen yanılgı, herhangi bir aydın toplamının, kendi varoluş koşullarını yaratan ekonomik çıkar mekanizmalarından bağımsız bir şekilde bir ideolojiye soyut olarak kendilerini adayabileceği yönündeki yanılgının devamıdır.

Lafargue liberal burjuvazinin hükmü altında dönüşmeyi sürdüren aydının bu sefer de düşünsel sürecinin sonuçlarını ve evrimini masaya yatırır: “Ancak köle tacirlerinin aksine burjuvazi, eğitimi sadece zihinsel kapasitenin satış değerini azaltmak için yaygınlaştırmak istemektedir.” İlk saptaması, zihinsel emek gücünün, meta fetişizminin dolayımsız bir parçası halini almış olmasıdır. Entelektüel üretim, diğer ticari metalarla aynı kaderi paylaşarak, kapitalist enflasyon yasasının konusu haline gelir. Serbest piyasanın pazar kuralları uyarınca zihinsel aktivitenin nicel fazlalığı, onun nitel değerini düşürür.

Aslında bu noktada Lafargue, aydının ikili bir sosyal konuma sahip olduğunun altını çizmektedir. Kapitalistin, aydının geçim şartlarını sürekli olarak düşürüyor olması aydına antikapitalist bir itki verirken, onun ekonomik geçim kaynağının hâlâ daha sermaye birikiminin kendisi olmayı sürdürüyor olması, onu bu birikimi ve onun artışını-derinleşmesini savunmaya iter. Böylece aydının konumu bir sıkışmışlık durumuna işaret eder. Ancak kendisi üretim sürecinin organik bir unsuru olmadığından dolayı, bu araf durumu liberal-kapitalist döngülerin yeniden üretilmesinden yana ağır basar. İşte aydının küçük-burjuva aymazlığının kökleri de tam olarak, sözde sınıfsız bir konuma işaret eden bu toplumsal “ayrıcalığından” ileri gelir. O maddi olanın üreticisi değil, soyut olanın tüketicisidir. Lafargue öfkeyle belirtir:

Fikri eserini satmak onların tek uğraşı haline geldi ki sosyalizmden bahsederken bile kuramları araştırmak yerine önce sosyalist toplumda fikri emeğin karşılığı olup olmadığını ve aylıklarının kol emeği ile uğraşanların aylıklarıyla eşit bir şekilde dağıtılıp dağıtılmayacağını sormaktadırlar. Geri zekalılar!

Lafargue aydının sınıflar arası yer değiştiren doğasının alamet-i farikasının işçi sınıfının bir bileşeni olmamayı kapsadığını biliyordu. Örnek olarak üniversiteden atılan bir profesörün ardından, onun meslektaşlarının eyleme geçmemesini, ancak bir fabrika işçisinin işinden edilmesinin ardından bütün bir fabrikada üretimin nasıl durdurulduğunu gösteriyordu. Entelektüelin dayanışma duygusunun zayıflığı, sınıflar mücadelesinin toplumsal bir unsuru değil, bireysel bir parçası olmasından kaynaklanıyordu. Bu nedenle daima büyük kitleler anlamına gelmiş olan proletaryanın en yaşamsal savaşımı sırasında öne sürdüğü stratejiler, mücadelenin süreklileşmesini değil, yetinmesini öngörecekti.

Kafaları, burjuva sınıfının önyargıları ile dolup taşan aydınlar (…); bunların mücadeleci ruhu yoktur; bunlar tam bir geri zekalıdır; bu geri zekalı kelimesinden Latincedeki asıl anlamı, yani mücadeleye elverişsiz anlamını kastederek bahsediyorum hem de…

Ancak Lafargue’ın eleştirisinin tonunun acımasızlığı, aydının şahsına değildir. Sert mizaç, aydının toplumsal sömürüden payına düşeni almasına rağmen düzen içi düşünsel çözüm önerilerinden politik bir kopuşu sağlayamamasına dönüktür. Bu fark, Lafargue’da aydının sosyalizme kazanılabilecek bir kesim olarak varolmasına olanak tanır. Yine de bu kesim, sosyalizm için verilen savaşım düşünüldüğünde, her şeye rağmen ikincil plandadır. Kurucu ve karar verici özne işçi sınıfı olmayı sürdürür:

Bize öğretecekleri çok şeyler var, ancak onların da bu işçilerden öğreneceği çok şey var. İşçiler, bu aydınlarda olmayan içgüdüsel bir sezgiyle kapitalist üretimin komünist eğilimlerinin varlığını kanıtladılar; aydınlar bu düşünceye ancak bilinçli bir zihinsel çabayla varabiliyorlar.

Lafargue’ın içgüdüsel bir sezgi olarak tanımladığı nesne, metafizik bir kategori değildir. Bu, aydında eksik olandır, yani üretim sürecinden organik ve politik olarak izole ve kopuk oluşun ideolojik sonucudur. Yine tersinden, bunun anlamı, proletaryanın otomatik olarak sosyalizm için eyleme geçeceği yanılgısı değildir. Burada vurgusu yapılan mesele, işçi sınıfı ile aydının toplumsal düzlemde kendilerini belirleyen içeriğin farklılığı ve hatta yer yer karşıtlığıdır.

c.) Lafargue’ın tutumunun devamı olarak Troçki’de aydın ve aydın sorunu

Troçkizm ve aydın sorunu arasındaki ilişkinin irdelenmesinin yolu, kabul görecektir ki, herhangi bir düşünce ekolünün gerçeklerden bağımsız ve koşullardan izole bir teorik fanusun içerisinde ele alınması değildir. Troçki’de ve Troçkist programda aydın sorunu, tarihsel materyalist bir yorumlamayla ele alınmıştır. Bunun anlamı aydının, sınıflı toplum örgütlenmesinin verili şartları altında oluşmuş bir varlık olmasıdır. Entelektüelin, sınıflar üstü gibi gözüken düşünsel üretimi, aslında oldukça sınıfsal anlamlara sahip olan bir faaliyettir. Eğer söz konusu olan sosyo-politik hedef sınıfsız toplumun inşasıysa; bu inşada sınıfsız toplumun var edilmesinden çıkarı olan özne de yine bir sınıf ise; ve bu sınıfın devrimci amaçları etrafında örgütlenmesi devrimci bir sınıf partisinin yaratılmasını gündeme getiriyor ise, bu denklem içerisine yerleştirilmeye çalışılan aydın faktörünün, sınıf gerçekliğinden bağımsız ve kopuk bir karaktere sahip olmadığının anlaşılması şarttır.

Troçki’nin sosyalist entelektüele dönük düşünceleri keskindir. Bu düşünceler kendi temellerini, sosyalist devrimin kültürel-ideolojik bir ikna faaliyeti değil, şiddetli bir politik eylem örgütlenmesi olması gerçeğinde bulur. Max Adler’e karşı kaleme aldığı “Entelijensiya ve Sosyalizm” başlıklı 1910 tarihli makalede Troçki şöyle yazar:

Kolektivizm on yıllardır dünyayı kendi mücadele sesiyle zaten dolduruyor. Milyonlarca işçi bu dönem boyunca politik, sendikal, kooperatif, eğitimsel ve diğer örgütlenmelerde birleşmiş durumda. Tüm bir sınıf, yaşamın derinliklerinden ayağa kalktı ve şimdiye kadar mülk sahibi sınıfların özel alanı olarak görülen kutsalların kutsalı politika alanına zorla girdi. Teorik, politik ve sendikal sosyalist basın, irili ufaklı tüm burjuva değerleri günü gününe yeni bir dünya görüşüyle yeniden değerlendirmektedir. Toplumsal ve kültürel yaşamda (evlilik, aile, yetişme, okul, kilise, ordu, yurtseverlik, toplumsal sağlık bilgisi, fuhuş) sosyalizmin burjuva toplumun görüşüne karşı kendi görüşünü ortaya koymadığı tek bir konu yoktur. O, uygar insanlığın tüm dillerinde konuşmaktadır. Farklı eğilimlere ve türlü mizaçlara sahip, farklı geçmişleri, toplumsal koşulları ve yaşam alışkanlıkları olan insanlar, sosyalist hareket saflarında faaliyet yürütüyor ve mücadele ediyorlar. Ve eğer entelijensiya yine de sosyalizmi ‘anlamıyor’ ise, eğer tüm bunlar onları bu dünya hareketinin kültürel-tarihsel önemini kavramak zorunda bırakmıyor ve yeterli gelmiyorsa, o zaman bu ölümcül kavrayış kıtlığının nedenlerinin çok derin olması gerektiği ve onu yazınsal ve teorik araçlarla alt etme girişimlerinin daha baştan ümitsiz olduğu sonucu çıkarılmamalı mıdır?

Bu pasaj aracılığıyla dile getirilen görüş, bir işçi devriminin toplumsal mevzilerinin kürsülerde, konferanslarda ve üniversitelerin “agora”larında ilerletilemeyeceği; ya da en iyimser tahminle devrimin mevzilerinin bu noktalardan iktidarın fethine doğru genişlemeyeceğidir. Sınıflar mücadelesinin arenası ideolojik bir tartışma kulübü üzerine değil, politik bir savaş alanı üzerine bina edilmiştir. Troçki’nin aydının işlevine dönük tutumu, gerçeğin bu fragmanı üzerinden yükselir. Kendisi haksız değildir. Gerçekten de insan düşüncesinin bütün disiplinleri üzerine sosyalizm, karşıtı olan liberal-burjuva önermelerin yanına kendi alternatiflerini sıralamıştır. Bu alternatiflerin emek-zaman ve refah çizelgesi bağlamında toplumsal bir ilericilik anlamı taşıyor olmaları, onların galebe çalmasının şartlarını mekanik olarak hazırlamazken, bu durumun kendisi de aydının işlevinin, otomatik bir ilericilik anlamı taşımadığını göstermektedir. Aslında Çarlık rejimi altında faaliyet gösteren bir devrimcinin, aydın sorunu noktasında bu denli berrak ve köşeli bir tutuma sahip olması doğaldır. Yine de Troçki’nin pozisyonu, salt diktatörlük rejimleri altında geçerli olan görüşler değildir. Bunlar, ulusal kapitalist gelişimin genel eğrileri içerisinde doğruluklarını, yine bu ulusal kapitalist gelişimin yarattığı şartların mevcudiyetinden dolayı korumaktadır. Bugün Avrupa Viyana’sının bir üniversitesinde bir tartışma organize etmekle, aynı şehirde hayatı durduracak olan bir grevin örgütlenmesi arasında nitel bir farklılık mevcuttur.

Troçki önemli bir saptama daha yapar: Sosyalizmin sınıfsız toplum programı kendisine ne denli proleter çekerse, bu proleterler son kavgaya dönük olarak girişilen hazırlığa ne denli olumlu yanıt verirlerse, eylem anının ciddileşmesinden sakınmaya başlayan aydınlar da, o denli geri çekilir. Bu, tamamen sınıfsal reflekslerin veya programların, kendilerini olağanca saflıklarıyla ve kuvvetleriyle sosyal durum üzerinde göstermeye başlamış olmalarının; yani aslında öndevrimci veya devrimci durumların kaçınılmaz bir sonucudur. Kitleler ayağa kalkmadan önce radikalizm bayrağının taşıyıcısı rolündeki aydınlar, sınıfın eylemi toplumun gündemine bir kere oturduğunda ulusal liberalizmin pankartlarının altına geçmeye yeltenirler. New Yorklu aydınlar ekolünün de üzerine alınabileceği satırlar şu yöndedir: “Disiplin ve kendi kendini sınırlamayı – bazen ‘oportünizmleri’ konusunda ve bazen de aksine, aşırı ‘radikalizmleri’ konusunda – gerektiren bu durum, sosyalist sempatilere sahip entelijensiya üyeleri arasında hoşnutsuzluk uyandırır ve onları anarşizme ve ulusal-liberalizme duydukları sempatiler arasında bocalayan mızmız seyirciler rolüne mahkûm eder.

Bu tespitin öncesinde ise şöyle yazar:

Entelektüellerin sosyalist harekete en büyük akını – ve bu Avrupa’daki tüm ülkeler için geçerlidir – partinin varoluşunun ilk dönemlerinde gerçekleşmişti, yani henüz onun çocukluk çağında olduğu sıralarda. Bu ilk dalga, beraberinde Enternasyonal’in en seçkin teorisyen ve politikacılarını getirdi. Avrupa Sosyal-Demokrasisi geliştikçe, onun etrafında birleşen işçi kitleleri büyüdükçe, entelijensiyanın yeni unsurlarının akını (yalnızca göreli olarak değil, mutlak olarak da) zayıfladı. Leipziger Volkszeitung, uzun bir süre boş yere gazete ilânları aracılığıyla üniversite eğitimli bir redaksiyon işçisi aradı. İşte kendini bize dayatan, fakat Adler’e tümüyle zıt bir sonuç: Sosyalizm içeriğini ne kadar kesin olarak açığa vurduysa, herkes için onun tarihteki misyonunu anlamak ne kadar kolay olduysa, entelijensiya ondan o kadar kesin olarak irkilmiştir.

Troçki bu “irkilmenin” maddi kaynaklarını doğrudan doğruya sanayinin kapitalist gelişiminde bulur. Emperyal çıkarların yeni pazar arayışları, teknik alanda sıçramalar yapma ihtiyacı, üretimin makineleştirilmesi, devlet yönetiminin karmaşıklaşmasıyla organizasyon yeteneği olan vasıflı işgücüne dönük talep artışı ve benzerleri, burjuva toplumunun aydınlarına yeni istihdam alanları sağlamaktadır. Demiryolu şirketleri, tröstler ve bankalar yetenekli entelektüellerin üretimleriyle kendi kâr oranlarının yaratımı arasında birleşik bir küme oluşturmak zorunda kalırlar. Bu yeni ilişki, aydının sınıflar mücadelesi içerisindeki konumunu dolaysız bir şekilde negatif anlamda etkiler. Troçki’nin işçi ile aydın arasında birleşik kaplar deneyini andıran bir mekanizma kurmuş olması anlamlıdır: Son derece sınıfsal bir öze sahip olan sosyalizm, kendi kuruluşunun ontolojik şartlarını ancak kendinde çıkarı olan bir sosyal bileşimde bulabilir. Sosyalizmin bir toplumsal gündem halini alması durumunda ondan kaçışın binlerce küçük teorik-politik mazeretini üretebilecek olan aydın, bu sosyal bileşimin doğal bir katılımcısı değil, farklı tarihsel dönemeçlerde farklı oranlarda gerçekleşen istisnai ve bireysel bir katılımın öznesidir. Troçki şöyle yazar:

Bir işçi, sosyalizme, bütünün bir parçası olarak, kendisinden kaçma olasılığının bulunmadığı sınıfıyla birlikte gelir. Hatta onu daha kendine güvenli ve daha güçlü kılan kitleyle manevi birliktelik duygusundan memnundur. Ne var ki entelektüel, sosyalizme sınıfsal göbek bağını kopararak, tek başına, bir birey olarak gelir ve kaçınılmaz olarak bir birey olarak etkide bulunmaya çabalar. Fakat tam da bu noktada engellerle karşılaşır ve zaman geçtikçe bu engeller daha da büyür.

Aydının sosyalizm mücadelesine veya partili-örgütlü tutuma çekilişinde beliren engellerin doğalarının sınıfsal bir nesnellik taşıyor olması, üzerinde durulması gereken bir noktadır. Zira sorun hiç de Marksist argümanların ikna ediciliğinin zayıf veya basiretsiz olması sorunu değildir. Aydının, işçinin kendisi gibi sınıflar mücadelesinin organik ve politik bir parçası olma hedefi (ki kendisi fark etmese de, aslında daima öyledir!), aydının kendisine can veren yabancılaştıran sosyal ilişkilerden kopuşunu; başka bir deyişle sınıf intiharını şart koşar. Troçki’nin sınıf, parti ve aydın üçgeni arasında kurduğu politik ilişkinin kökleri, bu üç unsurun da sınıflı toplumun nesnelliği karşısında kendiliklerinden sahip oldukları konumun mantıksal farklılıklarında yatmaktadır. İşçi ve aydın, söz konusu olan sosyalist toplumsal inşaya dönük eylem olduğu zaman, asla eşit değillerdir. Devrimci program önceliği en ileri aydına değil, en geri işçiye verir. Bu, Troçkizm’in sadece örgütsel değil, aynı zamanda siyasal-stratejik perspektifidir de.

Bir proleterin, hayatta kalma şartlarını koruyabilmek için göstermesi şart olan sosyo-politik refleks ile bir aydının, aç kalmamak uğruna önüne serilen olasılıklar arasındaki açı, aydın sorunu konusundaki politik konumlanışımızın eksiksiz bir cevabını verir. Troçki’nin deyişiyle aydının “yaptığı işin ‘manevi’ doğası, kaçınılmaz olarak, onunla egemen sınıflar arasında manevi bir bağ kurar.” Ancak bunun tersine bir tekstil işçisinin veya maden emekçisinin, bugünün sefaletine ve geleceğin belirsizliğine dönük hayata geçirmek zorunda kaldığı eylem biçimi (grev, işgal, üretimi ele geçirmek ve benzerleri), hem yaptığı işin “maddi” boyutunu, hem de bu maddi boyutun doğası gereği anti-kapitalist bir karakter taşıyan yapısını gözler önüne serer. Aydınların “yerine getirmek zorunda oldukları işlev son tahlilde, onların düşünce biçimlerini ve fikirlerini kendisine uydurur.” Proletarya ise yerine getirmekte olduğu burjuva-kapitalist işleve kendi düşünce biçimlerini ve fikirlerini uydurdukça erir, güçsüzleşir ve üzerindeki sömürü kamçısının sırtına inişini daha da şiddetle hisseder.

d.) Lenin’de sorunun örgütsel ve politik çözümü

Lafargue ile Troçki’nin modern burjuva toplumunun yarattığı aydın tipolojisine dönük olarak Marksizm’in metodolojisinden ürettikleri cevaplar, kimi farklı sosyalist akımların aksine, proletaryayı komünist stratejinin merkezinde tutma kaygısını gütmüştür. Onların analizlerinin ve önerilerinin sınıfçı yapısı, doğrudan doğruya sınıfsız toplum hedefine varılmasının aracının sınıf savaşımları olmasından kaynaklanır. Başka bir deyişle, amaca giden araçların tespit edilmesi noktasında, amacın doğasına uygun hareket edilmiştir. Bu, o dönemde entelektüel bir tartışma ve ilerleme zenginliği yaşamakta olan Avrupa gerçekliğinin karşısında, oldukça değerli ve haklı bir takım Marksist mevzilerin savunulması anlamını taşıyordu.

Ne var ki problemin çözümü bununla sınırlı değildi. Aydınların, elbette tümü olmasa da ciddi bir kısmı partiye akın ediyor, beraberlerinde getirdikleri küçük-burjuva yanılsamalarla birlikte programatik reformizmin temellerini oluşturuyorlar ve daha da önemlisi işçileri partiden soğutuyorlardı. Bu hem aydının kültürel birikiminin onda yarattığı işçi düşmanı kibrin bir sonucuydu, hem de aydının sürekli olarak muhalif kalmaktan duyduğu siyasal hoşnutluğun bir getirisiydi. Geri çekiliş ve gericilik dönemlerinde, işçileri yeterince militan olmamakla suçlayan ve romantik bir radikalizmin cümleleriyle dolu olan broşürler kaleme alan partili aydınlar, ilk büyük meydan savaşının zamanı geldiğinde silahların derhal cephaneliklere geri kaldırılmaları gerektiğini ve sokakların eski, güzel ve boş günlerine geri dönmeleri gerektiğini vaaz ediyordu.

Bu ilişkinin en muntazam açıklamasını Arjantinli Troçkist Nahuel Moreno, “Leninist Parti mi, Mandelci Parti mi” kitabında şöyle verir:

Radikal küçük burjuva entelektüelliğinin bir özelliği de kendi duyarlılığını kitlelere atfetmesidir. Mücadeleye ‘aşık’ ve aynı romantizmle kitlelerin de kendisiyle aynı duyguları paylaştığını sanan binlerce küçük burjuva aydın vardır. Ne yazık ki durum onların düşündüğü gibi değildir; bu aydınlardan biri ‘mücadele etmek gerekir’ gibi basit, heyecanlı bir nedenle işçilerin arasına karışıp onları mücadeleye çağırdığında korkunç bir düş kırıklığına uğrar. İşçiler onu anlamaz, deli olduğunu düşünür ve ona sırt çevirirler. Ortalama bir işçi ve genel olarak sömürülenler mücadele etmeye pek istekli değildir. Bu, greve çıkarak kıt kanaat geçindiği ücretinin bir parçasını kaybetmek istemeyen, bir gösteriye katılarak fiziksel sağlığını tehlikeye atmaktan çekinen, kapitalizme karşı silahlanarak ölümü göze alamayan normal bir insanın doğasıdır. Kitleler, kapitalizm onları sefalete mahkum ettiği için, bu durumdan kurtulmak için, kapitalizm onlara mücadele etmekten başka bir yol bırakmadığı için grev yaparlar. İşçi greve ‘aşık’ değildir, gene de ücretini ve işini yitirmeyi göze alır, çünkü mücadele etmezse açlıktan ölebilir. Şiddete ‘aşık’ değildir, ama kapitalistlerin şiddetine karşı kendini korumak için şiddet kullanmak zorunda kalır. Silaha ‘aşık’ değildir, ne var ki kapitalizm ona karşı silah kullandığında, o da silah kullanmak zorunda kalır.

Moreno’nun çıkarımı, kapitalist sömürü ve üretim ilişkileri karşısında bir işçiyle bir aydının sahip oldukları farklı siyasal ve düşünsel refleksi özetler. Ancak bundan da öte, eylem biçimi bir refleks olma ilkelliğini terk edip bir programa oturmaya başladığında da, aydının neden işçiden geri kalmaya mahkûm olduğunu anlatır. Moreno’nun katkısı, uluslararası arenada birçok Stalinist yapılanma kendi ulusal aydınlarını kendi aygıtlarına çekebilmek adına sağa kayışlarını frenleyemezken, Leninist bir uyarı ve hatırlatma olarak kendisini var eder. Bu aynı zamanda, işçi sınıfında özlemini çektiği siyasal radikalliği ve militanlığı bulamamış veya bulmayı tercih etmemiş olan sayısız modern aydının da, proletaryanın neden ve nasıl öldüğüne ve artık ilerici bir toplumsal potansiyel barındırmadığına dönük doldurdukları sayfalarca niteliksiz kitabın, nasıl bir yanlış felsefe ve anlayış üzerine kurulduğunu anlatmaktadır.

Lenin, devrimci sınıfın kendi partisine akın eden, etmese dahi partide bulunmasıyla küçük-burjuva kültürün ve politikanın taşıyıcılığını yapabilecek olan entelektüel unsurlara karşı yapısal bir öneri geliştirmişti: Proleterlerin, aydınları sıkı bir politik denetim altında tutması. Bu uygulama işçi demokrasisinin doğrudan doğruya parti içerisinde somutlanmasıydı. 1905 devriminin ardından; yani partili aydınların silahlanmama çağrıları yaptığı bir sırada partili işçilerin bütün büyük sanayi merkezlerinde genel grev kararlarını astığı bir devrimin ertesinde, Lenin aşağıdaki dersi çıkartıyordu:

Parti’nin üçüncü kongresinde her iki aydına karşılık sekiz işçinin parti komitelerinde olmasını önerdim. Bu öneri ne çabuk geçersiz hale geldi! Şimdi, yeni parti örgütlerinin bir sosyal demokrat aydına karşı birkaç yüz sosyal demokrat işçiye sahip olmasını istemeliyiz.

Troçki, Lenin’in parti içerisine dönük olan önerisini alıp genişletti ve iktidarın Sovyetler tarafından fethinin ardından, üretimin çeşitli alanlarında görevlendirilen aydınların başlarına denetim amacıyla silahlı işçilerin konulmasını talep etti. 1920 senesinde iç savaş sırasında yazmış olduğu “Terörizm ve Komünizm” kitabında taktiklerini aşağıdaki gibi özetliyordu:

İktidarın fethi ve sağlamlaştırılması için mücadele doruğundayken ve entelijansiyanın çoğunluğu bize karşı açıkça savaşarak ya da kurumlarımızı sabote ederek burjuvazinin şok taburu rolünü oynarken, Sovyet iktidarı uzmanlarla acımasızca savaştı. (…) Ancak uzmana hareket özgürlüğünü, yaratma özgürlüğünü vermek gerekir. (…) Her yerde siyasi denetim, kurul denetimi, Sovyet denetimi; ancak idari işler işlevler için teknik uzmanlar tayin etmeli, onları sorumlu konumlara getirmeli ve onlara sorumluluk vermeliyiz.

Lenin ile Troçki’nin, Lafargue’ın genel geçer bir formülle (işçiler aydından ama aydın da işçilerden öğrenmelidir) yanıt aradığı politik-örgütsel soruna, yine proletarya iktidarının araçları üzerinden; yani işçi denetimi yöntemiyle çözüm aramış olmaları, problemin çözülüşüne işaret etmektedir. Lenin bunu doğrudan parti içi bir metot olarak kullanmış, Troçki ise iktidarın örgütlenmesi noktasında bu taktiğe başvurmuştur.

2.) SSCB, emperyalizm, Dördüncü Enternasyonal ve Amerikan Stalinizmi

a.) Amerikan Troçkizmi ve SSCB’ye dönük Troçkist tutum

Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne dönük Troçki’nin ve onun çeşitli takipçilerinin arasında yaşanan teorik tartışmaları bütün yönleriyle ve açılarıyla burada inceleyebilmenin imkanı yok. Bu tartışmanın boyutları ciltleri doldurmaktadır. Ancak Dördüncü Enternasyonal’in Sovyetler için önerdiği programatik hattın temellerini ve bu temellerin ilkesel kabulü noktasında hareketten ayrışanların tutumunu, genel yönleri itibariyle ele alabiliriz. Zaten sadece burada geçilecek olan özet dahi, Troçkizmin emperyalizm ve SSCB arasında yaşanan gerginlikler ve savaş durumları esnasında ne gibi politik pozisyonları ve eylemleri savunmuş olduğunu ispatlayacaktır.

Öncelikle ironik ancak gerekli olan bir veriyle başlayalım. Çulhaoğlu’nun yazısında çoğunluğunun Troçkizm’e meylettiği söylenen New York Entelektüelleri üzerine Dördüncü Enternasyonal’in Amerika partisi olan Sosyalist İşçi Partisi (SWP) bir broşür yayınlamıştı.(1) Ocak 1939 tarihli ve “Aydınlar Geri Çekilişte” başlıklı bu broşürün yazarları James Burnham ve Max Shachtman’dı. Salt aydın kalmaya çalışmanın bireyi Marksizm’den reformizme savurmasının kaçınılmaz olduğunu, Sovyetler’de problemin tek parti diktatörlüğünden önce, proletaryanın geri çekilmesi sonucunda bürokratikleşmenin egemen hale gelmesi olduğunu ve Stalinizm’in hiçbir biçimde Leninizm’in politik veya organik devamı olmadığını New York Entelektüelleri’ni yerden yere vurarak açıklayan broşür, tam da bir sene sonra partiden ayrılacak olan sağ kanadın temsilcileri tarafından kaleme alınmıştı. Özetle, Dördüncü Enternasyonal’in Amerika partisinin sağ kanadı bile, SSCB’nin sınıf doğasına dönük tartışmalarda kazanılamayacak bir pozisyona evrilmesinden önce, New York Entelektüelleri’nin en kapsamlı ve derinlikli eleştirisini sunabiliyordu. Bugün kağıtlarına mürekkep yerine cehalet damlatan birçok kalem sahibinin, Amerikan Troçkizmi’nin New York Entelektüelleri’ne karşı açtığı savaşın üzerinden atlıyor oluşu, umuyoruz ki, bir hafıza problemi sorunudur. Yoksa siyasal bir hedef niye güdülsün, değil mi?

Pekiyi Burnham-Shachtman hattında somutlanan sağ kanat, partiden ve Enternasyonal’den neden ayrıldı? Bu ayrılığın temel nedeni, sağ kanadın, Sovyetler Birliği’nin savunulmaması gerektiğini deklare eden “bürokratik kolektivizm” teorisiydi. Burnham-Shachtman grubu, Troçki’nin bürokratikleşmiş de olsa mülkiyet temelinde bir işçi devleti olmayı sürdüren SSCB tanımına katılmıyordu. Bu anlaşmazlık özellikle de Hitler-Stalin Paktı’ndan ve Finlandiya’nın Kızıl Ordu tarafından işgal edilme girişiminin ardından şiddetlendi. Gelişmelerin aldığı şekle rağmen Troçki, kurucularından olduğu Sovyetler’in bir proleter devlet karakteri taşımaya devam ettiğinde ısrar etti. Bu ısrarındaki sebep üç nesnel ekonomik temele dayanıyordu: Üretim araçları üzerindeki kamu mülkiyeti, ekonominin planlı olması ve dış ticarette bir devlet tekelinin uygulanıyor oluşu. Troçki bu üç temel şart SSCB için geçerli olduğu müddetçe, onun bütün emperyalist saldırganlıklardan ve liberal iğnelemelerden savunulmasını Dördüncü Enternasyonal’in birincil görevi olarak addetmişti.

Bu bağlamda, yani Troçki’nin şiddet yoluyla da olsa savunulmasının zorunlu olduğunu deklare ettiği üç nesnel kazanımın çerçevesinde, Troçkizm’in Sovyet rejiminin karakterine biçtiği teorik-politik doğa ile Hannah Arendt’in liberal bir indirgemecilikten farklı olmayan totalitarizm vurgusu arasında, kapanması mümkün olmayan bir açı vardır. Bu açı oldukça basit ve yalın bir gerçeğe dayanmaktadır: Troçkizm SSCB’nin yaşamını devam ettirmesinden, hem de çok yüksek ihtimalle Arendt’in hiç de hoşuna gitmeyecek bir biçimde hayatta kalmayı sürdürmesinden yanayken, Heidegger’in Nazi’lerle kurmuş olduğu fiili işbirliğini varoluşçu literatürün muğlak kavramları eşliğinde aklamaya çalışan Arendt, bu işçi devletinin yok edilmesini diliyordu. Arendt’te altyapının örgütlü ifadelerinin, misal devlet mülkiyetinin belirleyici bir önemi yoktu. Troçkizm adına ise belirleyici ölçüt, üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti ve planlı ekonomiydi. Troçkizm, Arendt’in yüzeysel tahlillerinde gün yüzüne çıkan üstyapısalcı-demokratist belirlenimciliğe daima cepheden karşı çıktı ve devrimci Marksizm için söz konusu olması gereken ilk noktanın, mülkiyet ilişkileri olduğunu defalarca vurguladı.    

Dördüncü Enternasyonal’in kuruluş kongresinin bildirgesi olan Geçiş Programı’nda Troçki, SSCB karşısında alınması gereken tutuma dair şöyle yazmaktadır:

Dünya savaşında SSCB’nin yenilgisi, yalnızca totaliter bürokrasinin devrilmesi değil mülkiyetin yeni biçimlerinin tasfiyesi, ilk planlı ekonomi deneyiminin çöküşü ve tüm ülkenin bir sömürgeye dönüşümü, yani üçüncü dünya savaşına kadar emperyalizme nefes verecek olan devasa doğal kaynakları yine emperyalizme bırakma anlamına gelecektir. (…) Şüphesiz üretim araçlarının bir tek ülkede ve özellikle SSCB gibi geri bir ülkede ulusallaştırılması sosyalizmin inşasını henüz sağlamaz. Ama sosyalizmin önkoşullarını pekiştirmeye yani üretim güçlerinin planlı gelişimini sağlamaya, yeteneklidir. (…) Bunun için kapitalist üretim ilişkilerinin canlandırılmasına karşı planlı ekonominin bu devasa kazanımlarını o kadar ısrarla savunmak zorunludur. Kimler ki geçmiş pozisyonlarını savunamazlar, asla yenilerini fethedemezler.

Troçkizm’in SSCB politikası, onun toplumsal mülkiyet temelindeki proleter varlığının savunulması ve bu varlığın üzerine çöreklenmiş olan ve küçük maddi birikimler elde etmek uğruna uluslararası devrimci gelişmelere ihanet eden anti-komünist bürokratların yerinden edilmesidir. Biri, diğerini zorunlu kılar. Birincisini savunmak, ikincisini gerçekleştirmenin koşuludur. İkinci olmadan, birinci ancak bir slogan halini alır. Sovyetler Birliği’nin ekonomik mülkiyet alanında elde ettiği komünist kazanımları korumanın tek ciddi ve gerçek yolu, bu mülkiyet ilişkilerinde gedikler açmaya başlamış olan Stalinist bürokrasinin ilga edilmesiydi. Dünya solu Kremlin’deki Stalinist bürokrasiye desteğini ve rızasını sundukça ve bu anti-sovyet bürokrasisi egemen konumunu güçlendirdikçe SSCB geriledi. Troçkist program Sovyet işçi sınıfının politik eylem gücünü felçleştiren bu bürokrasiye karşı mevziler kazandıkça SSCB güçlendi. Yanlış mı? Bakın, tarih bir yargıç misali orada duruyor. Dönüp bir bakın, sadece tütsülerle kutsanmadığı kalmış olan o ulu bürokrasininizin yeryüzünün ilk proletarya diktatörlüğünü nasıl paramparça edip yıktığına! Şimdi tekrar bahsedin New York Entelektüelleri’nin emperyalizme nasıl hizmet etmiş olduğundan. Ancak şunu asla unutmayın: Emperyalizme en çok siz hizmet ettiniz; Lenin ile Troçki’nin işçi devletini yok etme konusunda!

Hem Troçki’nin kendisi, hem de Troçkizm’in Sovyetler Birliği konusundaki programı daima açık oldu. Troçki daha 1933 senesinde kaleme almış olduğu “Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri”nde şunları diyordu: “(Yeni Enternasyonal) Sovyet devletini yeniden düzenlemeden önce, onun savunulmasını üstlenmek zorundadır. Proleter olmadığı bahanesiyle Sovyetler Birliği’nden umudu kesen her politik eğilim, emperyalizmin edilgen bir aracı olma tehlikesini içinde taşır. (…) Bürokrasinin dış politikası, onun iç politikasını tamamlamaktadır. Birine olduğu kadar ötekine karşı da savaşırız. Fakat mücadelemizi işçi devletini koruma ilkesiyle sürdürürüz.” Yine Geçiş Programı’nda, yukarıdaki alıntının devamında şöyle yazıyordu: “Moskova oligarşisine karşı yorulmak bilmez bir mücadeleyi yönetirken IV. Enternasyonal SSCB’ye karşı emperyalizme yardım edecek her türlü politikayı reddeder.

Sosyalist İşçi Partisi’nin (ABD), işçiler için hazırlanmış Mart 1940 basımlı ve “SSCB’yi neden savunuyoruz?” başlıklı bir eğitim broşürü şu satırlara yer veriyor: “Bütün bu seneler boyunca emperyalizmin karşısında SSCB’nin koşulsuzca savunulmasında ısrar ediyoruz, aynı zamanda  devrimci bir bakış açısıyla Stalinist rejimin inatçı ve vazgeçilmez muhalifleri olmayı da sürdürüyoruz. Stalin’in hayata geçirmeye çalıştığı bütün politikalara saldırıyoruz ancak Sovyetler Birliği’nin savunulması politikamızdan da hiç vazgeçmiyoruz. Bazı insanlar bize istikrarsız diyorlar; ama onlar bizim Stalinist bürokrasiyle Ekim Devrimi üzerinde yükselen Sovyetler Birliği arasında yapısal bir ayrım yapıyor olduğumuzu anlamıyorlar. Tıpkı bir işçinin kendi sendikasıyla onun gerici önderliği arasında yaptığı ayrım gibi.(2)

Enternasyonal’in o sıradaki Amerika partisi sorunu proleterler için enfes bir biçimde ortaya koymuştu: Metaforu devam ettirecek olursak biz, sendikayı savunuyorduk, yalnızca onun başına karşıdevrimci metotlarla yerleşmiş olan grev kırıcı bürokratları savunmuyorduk. Troçkizm’in, hem askeri hem de politik olarak kurulmasında öncülüğünü yapmış olduğu Sovyetler Birliği’ne dönük tavrı tam olarak buydu ve başka da hiçbir şey değildi!

Troçkizm’in hem ikinci paylaşım savaşının öncesinde, hem de sonrasında Sovyetler Birliği’ni savunmamış olduğu, belgeleri, dokümanları, alıntıları ve kanıtları noksan olan bir yalandır. Benzer bir şekilde Dördüncü Enternasyonal’in ve onun ulusal seksiyonlarının herhangi bir emperyalist veya burjuva hükümetle-kurumla kapalı kapılar ardında veya kamuya açık bir salonda bir araya geldiği ve Sovyetler’e dönük olarak yıkıcı eylem birliklerine girişme noktasında anlaştığı, yine belgeleri, dokümanları, alıntıları ve kanıtları noksan olan bir yalandır11. Bu iki yalan da, doğrulanmaları mümkün olmayan kaba ve rezil iftiralar olarak kalmaya mahkûmdurlar.

b.) ABD Stalinizminin bilançosu

Stalinist bürokrasi varlığını, en temel Marksist politikadan, yani devrimci enternasyonalizmden kopararak sürdürdü. Buna rağmen onun üzerinde asalaklık ettiği ekonomik mülkiyet sistemi, bir proleter devrimi tarafından yaratılmıştı. Bu ikililiğin sebep olduğu çelişkilerin sonucu şuydu: Stalinistler inkâr, yalan ve iftira tekniklerini, neredeyse daha önceki hiçbir ayrıcalıklı grubun/kastın kullanamadığı derecede radikal bir biçimde kullandılar. Amerikan Stalinizmi de bu olgudan bağımsız bir yapılanma değildi. Eğer Amerikalı herhangi bir politik-düşünsel ekolün emperyalizmle beraber işlediği günahlardan söz edilecekse, işe New York Entelektüelleri’nden değil, doğrudan doğruya Amerikan Stalinizminden başlamak gerekir.

Amerikan Stalinizmi, Kremlin’in bütün günahlarını ve ihanetlerini kabullendi ve hatta onları kucakladı: Moskova Duruşmaları, Bolşevik işçilere düzenlenen suikastler, Dördüncü Enternasyonal önderlerinin katledilmesi, İspanyol Devrimi’nin boğazlanması, Hitler’le saldırmazlık paktının imzalanması, Çin komünistlerinin burjuva generallerin tüfeklerinin karşısına dizilmesi ve benzerleri. Amerikan Stalinizmi bu dönüm noktalarında Rusya’daki merkezine sadık kalarak, bütün bu suçların ortağı oldu.

Ancak bilinmelidir ki Amerikan Stalinizminin suçları monopol kapitalizmine değil, işçilere ve kitlelere dönük bir tehditti. Onun komploları devrimci hareketi değil, emperyalist kliği güçlendirdi. Roosevelt, dönemin emperyalizminin önderi, bunu Stalinistlerden daha iyi anlamıştı. Zira kendisi Stalin’le savaş sırasında Avrupa devrimini boğmak ve Komintern’i kapatmak için anlaşma yaptığında ABD Komünist Partisi bunu alkışladı. Ardından Roosevelt, savaş sırasında Troçki’nin Stalin ve Stalinizm üzerine yazdıklarının basılmasını yasakladığında, Amerikan Stalinizmi bunu da alkışladı. Yayınevlerine yasağı getiren doğrudan doğruya emperyalist dış politikadan sorumlu olan Dışişleri Bakanlığı’ydı. Aynı Dışişleri Bakanlığı bunun ardından “Mission to Moscow” (Moskova Görevi) isimli bir filmi finanse etti. Film, Moskova Düzmece Mahkemeleri’nin Bolşevik önderleri ve işçileri katletmesine alkış tutuyor, kendisini izleyenleri de alkış tutmaya çağırıyordu. ABD Komünist Partisi bu canavarlığı övgü dolu bir alçak şevkle karşıladı.

1928’de, partinin Stalinistleşmesini protesto eden kadrolar tasfiye edildi. Böylece ABD Komünist Partisi tamamen Kremlin’in uydusu haline gelerek Amerikan Stalinizminin merkezini temsil etmeye başladı. Kitle örgütlenmelerine ve sendikal harekete Amerikan işçi sınıfının değil, Kremlin’in çıkarları uyarınca hareket edilmesi dayatıldı. “Komünist Parti’nin işçi sınıfının çıkarlarından ayrı ve bağımsız hiçbir çıkarı yoktur” deyişi Amerikan Stalinizmi tarafından tersine çevrildi ve şu şekilde yeniden formüle edildi: “İşçi sınıfının Komünist Parti’nin çıkarlarından ayrı ve bağımsız hiçbir çıkarı yoktur.”

1928-1933 seneleri arasında Amerikan Stalinizmi, Kremlin’in ultra-solcu yeni yönelimi dolayısıyla sendikal politikasında değişikliğe gitti. İleri işçileri geleneksel sendikal aygıtlardan; yani bilinç taşımaları gereken sınıfın geri kalanından kopardılar ve onları kızıl sendikalarda topladılar. Böylece Kremlin’in emriyle sınıf bilinçli proletarya, politikasını taşıması gereken sınıfının genelinden uzaklaştırıldı, hatta deyim yerindeyse kızıl sendikalara sürgün edildi. Bu, Amerikan işçi sınıfına ve onun ilerici öncüsüne gösterilen bir ihanetti.

Ancak bunun ardından Stalin’in Hitler’e karşı burjuva-emperyalist güçlerle işbirliği kurduğu bir konjonktür geldi. ABD Komünist Partisi kızıl sendikalar yanılgısını bir kenara bıraktı ve derhal yeni bir ihanet eşiğinin yaratımına soyunda: Halk Cephesi! Partinin talebiyle sendikaların programlarından “sınıfa karşı sınıf” stratejisi kaldırıldı. Bir sene önce öncü işçileri sınıfın genelinden izole eden aynı aygıt, bu sefer işçileri liberal burjuva-demokrat öznelerle yan yana durmaya ve aynı örgütün çatısı altında birleşmeye çağırıyordu. Bu dönem sırasında Demokrat Parti’den ve Cumhuriyetçi Parti’den bağımsız bir işçi sınıfı partisinin kurulmasına dönük olarak başlatılan güçlü ve kitlesel kampanya, Amerikan Stalinizminin müdahaleleri doğrultusunda son buldu.

1936 senesinde üstü kapalı bir şekilde Roosevelt’in emperyalist Demokrat Partisi’ne destek çağrısı yapan ABD Komünist Partisi, 1944 senesinde bunu açık açık ilan etti: Oylar emperyalist Roosevelt’e! Örneğin Metin Çulhaoğlu bahsi geçen yazısında “hür dünyanın” temsilcilerine dualar edenlerin “çoğunluğunun” Troçkist fikirlerden etkilenmiş olabileceğini yazmıştı. Kendisi ABD Komünist Partisi’nin Roosevelt’e yaptığı destek ve oy çağrılarının broşürlerine göz atarsa, çok daha somut ve kalıcı bir teslimiyetçi politik hatta tanıklık edebilir… Zira Amerikan Stalinizmi, liberal unsurların programatik iskeletini oluşturduğu bu “hür dünyanın” kurucu politik öznelerinden birisiydi.

Ne var ki ABD Stalinizminin bilançosu bunlarla da sınırlı değil. Elbette savaş sürerken başlatmış olduğu “Greve Hayır” başlıklı muntazam karşıdevrimci kampanyayı da hatırlatmak gerekir. Savaşın en çetin zamanları sırasında yükselen fiyatların altında ezilen işçi sınıfının sendikal önderliklerini bürokratik yollarla gasp eden söz konusu siyasal aklın, o dönemde sendikal programa “ulusun çıkarı” uğruna “ücretlerin dondurulması” maddesini eklediği de akıllardan çıkmamalı. Bunlara ek olarak ABD Komünist Partisi, savaş sırasında proleterleri greve götüren, onları seferber eden sosyalistlerin ağır hapis cezalarıyla mahkum edilmesini öngören Smith Yasası’nın çıkarılmasında Bakanlık ile eylem birliklerine gittiklerini de büyük bir memnuniyetle deklare etmişti. Sanıyoruz ki belirtmekte fayda var; ABD Komünist Partisi ile Roosevelt’in kol kola girerek hazırladığı anti-komünist Smith Yasası yürürlüğe girer girmez, Dördüncü Enternasyonal’in Amerika seksiyonu olan Sosyalist İşçi Partisi’nin bütün bir önderlik kadrosu tutuklandı: İşçileri, vatanın çıkarlarına aykırı bir şekilde harekete geçirme suçundan…

Hem Türkiye solunun çeşitli sektörlerine bir cevap niteliğinde yazılmış bu metnimizi kapatırken, hem de Amerikan Stalinizminin emperyalist günahlarla dolu işbirlikçi bilançosunun kısa özetinin sonlarına gelirken, Smith Yasası kapsamında tutuklanmış olan ve Amerikan Troçkizminin kurucusu olan James P. Cannon’un, bütün Dördüncü Enternasyonal militanlarına dönük kaleme aldığı “Açık Mektup”ta ileri sürdüğü altı politik ilkeyi paylaşmanın ve Amerikan Troçkizmi ile Stalinizmi arasındaki yapısal siyasal farkı bu altı vurgu üzerinden tekrar gündeme getirmenin, verimli olabileceğini düşünüyoruz.

1. Kapitalist sistemin can çekişmesi, derinleşen bunalımlar, dünya savaşları ve faşizm gibi barbarlık belirtileri yoluyla, uygarlığı yıkımla tehdit etmektedir. Nükleer silahların geliştirilmesi, bu tehlikeyi, günümüzde olabilecek en ağır biçimde vurgulamaktadır.

2. Bu uçuruma gidiş, yalnızca kapitalizmin yerini dünya ölçeğinde sosyalizmin planlı ekonomisinin almasıyla ve kapitalizmin ilk yıllarında başlattığı ilerleme sarmalının yeniden sürdürülmesi yoluyla önlenebilir.

3. Bu, yalnızca işçi sınıfının toplumdaki önderliği altında başarılabilir. Ama toplumsal güçlerin dünya çapındaki ilişkileri işçi sınıfının iktidar yolunu tutması için hiçbir zaman bu denli uygun olmamasına rağmen, bizzat işçi sınıfı bir önderlik krizi ile karşı karşıya.

4. Her bir ülkedeki işçi sınıfı, kendisini bu dünya-tarihsel hedefi gerçekleştirme uğruna örgütlemek için, Lenin tarafından geliştirilmiş örneğe uygun bir devrimci sosyalist parti inşa etmek zorundadır. Bu, demokrasi ile merkeziyetçiliği diyalektik biçimde birleştirme (karar almada demokrasi, onların uygulanmasında merkeziyetçilik; üyeler tarafından denetlenen bir önderlik, ateş altında disiplinli şekilde ilerleyen üyeler) kapasitesine sahip savaşçı bir partidir.

5. Bunun önündeki başlıca engel, Rusya’daki 1917 Ekim Devrimi’nin saygınlığından yararlanarak işçilerin sempatisini kazanmış, ardından, onların güvenine ihanet ederek, onları Sosyal Demokrasinin kollarına, ilgisizliğe ya da kapitalizme ilişkin yanılsamalara savuran Stalinizmdir. Bu ihanetlerin cezası, faşist ya da monarşist güçlerin sağlamlaşması ve kapitalizm eliyle teşvik edilen ve hazırlanan yeni savaşların patlaması biçiminde, işçiler tarafından çekilmektedir. Dördüncü Enternasyonal, başlangıcından beri, Stalinizmin, SSCB içinde ve dışında, devrimci yollarla devrilmesini başlıca görevlerinden biri olarak tespit etmiştir.

6. Dördüncü Enternasyonal’in birçok şubesine ve onun programına sempati ile yaklaşan partilere ve gruplara yönelik esnek taktiklere duyulan gereksinim, onların Stalinizme teslim olmadan emperyalizme ve onun bütün küçük-burjuva ajanlarına (ulusalcı oluşumlar ya da sendika bürokrasileri gibi) ya da tersine, emperyalizme teslim olmadan, son tahlilde emperyalizmin küçük-burjuva bir ajanı olan Stalinizme karşı nasıl savaşacaklarını bilmelerini çok daha zorunlu kılmaktadır.

***

Dipnotlar:

1.) https://www.marxists.org/history/etol/writers/burnham/1939/intellectuals/index.htm

2.) https://www.marxists.org/history/etol/writers/goldman/1940/why-we-defend-ussr.pdf

image_pdfimage_print