Türkiye’nin en önemli sorunu, tüm yönleriyle, tartışmasız bir şekilde iktidar sorunu! Neden? 3 Kasım 2002 yılında “çözüm” iddiasıyla iktidara gelen AKP, 15 yılın sonunda bizatihi kendisi sorunun kaynağı haline geldi de ondan. 15 Yıl önce AKP, neyi olumlamışsa şimdi onun tam tersi konumda ve neyi olumsuzlamışsa ona dönüşmüş durumda. Sadece sözlere bakarak söylersek; 15 yıl önceki Erdoğan-AKP, bugünün Erdoğan-AKP’sinin en büyük rakibi-düşmanı olurdu. Dolayısıyla siyaset bir dünya görüşü, bir program anlayışı, bir hedeflediği hayallere ulaşma yoluysa, zaten Erdoğan-AKP çoktan yolunu da, mücadelesini de kaybetmiş durumda.

Bu değerlendirmeyi AKP’nin bir burjuva kapitalist siyasi parti olduğunu, Erdoğan’ın özde de, sözde de bir kapitalist olduğu gerçeğini ve Erdoğan dâhil AKP’nin özünde neoliberalizm ile siyasal İslam’ın harmanlanması olduğunu unutmadan, kendi iddiaları-sözleri-değerleri temelinde yapıyoruz. Erdoğan-AKP kendi gerçeği-değerleri içinde dahi yolunu yitirmiş, zaten mücadeleyi kaybetmiş durumda.

Sonradan AKP’ye monte olmuş Numan Kurtulmuş gibi isimler için de bu durum geçerli. Özsaygısı olan kaç kişi Numan Kurtulmuş’un yerinde olmak ister? Firavunlukla suçladığı kişinin siyasi hareketinin sözcülerinden biri olmak! Bırakın dünya savaşları gibi altüst oluşları, mevsim bile değişmeden Kurtulmuş gibi bu şekilde bir kutuptan öbür kutba geçmeyi kaç kişi hazmedebilir? Bu, muhafazakârlığın mı, sağcılığın mı, kapitalizmden kopamayışın mı, İslamcı hareketin mi, kâr her şeydir diyen omurgasız kapitalist sömürücülüğün mü, yoksa doğrudan kişinin kendi hamurunun mu bir sonucu? Cevap hem çok önemli hem de bir o kadar önemsiz; son tahlilde herkes aynaya baktığında kendi yüzünü görür. AKP’nin hemen her temsilcisini, kısa süreler içinde söylediklerinin tam tersini savunur durumda gösteren videolar, haberler dolaşımda iken, bu derece bir seviye kaybının işaret ettiği çürümenin sadece günümüzle sınırlı kalmayacağı da açık.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; Erdoğan ve AKP sadece siyaset bilimi açısından değil, akla gelebilecek tüm sosyal bilim dalları açısından da, üstelik tüm dünyada, çok uzun yıllar trajik-negatif örnekler olarak anılmaya devam edecekler. Erdoğan da dâhil olmak üzere bugün tek bir AKP’linin dahi yapmakta olduğu şeyleri, herhangi bir zorunlu gerekçelendirmeye başvurmadan, zaten “insan” olmanın ve inançlarının otomatik bir sonucu olarak, göğüslerini gere gere savunamıyor olmaları gerçeği, bu trajediyi gösteriyor.

Erdoğan-AKP 15 yılda, kendi gerçekliği içinde, kendi zıddına dönüşerek, bindiği dalı kesti ve her açıdan “yabancısı” olduğu bir yeni reel-politik zeminin hem cellâdı hem de kurbanı olarak yeniden vücut buldu. Eğer, “Erdoğan-AKP’nin üzerine bastığı ve yükseldiği zeminin sınıfsal, ideolojik-politik ve ekonomik gerçekliği zaten başka bir sonuç üretmeyi mümkün kılamazdı” denirse, yani her şeyin zaten en başından bu sonucu kaçınılmaz kıldığı söylenirse, kuşkusuz nasıl olup da öncüllerinin ya da çağdaşlarının hepsinin benzer sonuçlar üretmediğinin de açıklanması gerekir. En benzer örnek olarak Demokrat Parti – Menderes örneğini alabiliriz. Lakin sınıfsal zemin ve kimi politik benzerlikler bir yana, “zaten böyle olması kaçınılmazdı” otomatik açıklamasının yetersiz olduğunu, sayısız birincil ve ikincil faktörün mevcut tablonun oluşumunda, doğrudan-dolaylı etkisi olduğunu belirtmek zorundayız. Eğer sonuçlar önceden kestirilebilse ve önlemleri alınabilseydi, muhtemelen en eski imparatorluklar halen hüküm sürmekte olurdu. Böylesi bir bakış açısı muhalif olanın üzerine düşen sorumluluğu da ortadan kaldırdığı ölçüde siyasal-toplumsal hemen her şeyin kendi doğal seyri içinde, kendiliğindenci bir şekilde nihai sonuçlarına ulaşmasını beklemek anlamına gelirdi. Kuşkusuz insanlık tarihi böyle şekillenmez. İnsanlık tarihi yıkmazsan yıkılmadığını, değiştirmezsen değişmediğini defalarca göstermiştir; tarihte hiçbir şey kendiliğinden, otomatik olarak olmaz…

Sorun kaynağı olarak AKP!

Tekrar AKP’ye dönelim ve niçin Türkiye’nin en önemli sorunu iktidar sorunudur, biraz daha açalım. AKP siyasi programının temel taşıyıcı ayakları neydi? Yolsuzlukla, yoksullukla ve yasaklarla mücadele. Bu 3Y’yi bu kadar önemli kılan neydi? Çünkü ülke bu üç konuda iflas etmişti. Yolsuzluk siyasileri de içinde almış, mafya-siyaset-devlet-medya-iş dünyası kirli işlerde iç içe geçmişti. Susurluk kazası (1996) adeta bu durumun vesikalık fotoğrafını çekmişti. Özellikle 1990’lı yıllar boyunca “terörle mücadele” adına yapılanlar bu işin temelini oluşturmuştu. Dönemin TBMM raporlarına tanklar içinde uyuşturucu taşındığına dair belge-bilgiler dahi yansımıştı. Binlerce yargısız infazdan bahsediliyor, insanlar kaybediliyor, işkence sıradan bir işlem olarak hüküm sürüyor ve o esnada meclis kürsüsünden dönemin başbakanı, “…kurşun atan da yiyen de kahraman…” açıklamaları yapıyordu. O başbakanın diğer önemli bir açıklaması, “terörle” onların yöntemlerini kullanmaksızın, “sistem içinde” kalarak mücadele edilemeyeceğiydi. Dönemin başbakanına göre mücadelenin “kayıt dışı” olması, “işin” doğası gereğiydi. Anılan dönemin içişleri bakanlarından birinin de Meral Akşener olduğunu geçerken anmış olalım…

Diğer yandan 1980’lerin ikinci yarısından başlayarak ülkenin dört bir yanı grev ve direnişlerle sarsılıyordu. Enflasyon, pahalılık, yoksulluk işçi ve emekçileri eziyordu. 1960’lardan başlayarak ülkeyi bir şekilde idare etmiş tüm siyasi partilere karşı güvensizlik en üst seviyeye çıkmıştı. Siyaset ve siyasetçi hırsızlık ve yolsuzlukla birlikte anılır olmuştu. Bir dönem yüzde 20 küsur oyla hükümet ortağı olabilen bir parti, bir sonraki seçimlerde yüzde birlere düşebiliyordu. Bu derece yüksek bir siyasi-sosyal erozyon vardı. Aslında bu durum topyekûn bir çözülme ve çürümeydi. İnsanlar artık illallah etmişlerdi. İşte AKP’nin 3Y’si böylesi bir arka plan üzerine oturmaktaydı. Erdoğan-Gül-Arınç önderliğindeki parti yeni ve tertemiz bir Türkiye vaat ediyordu. Antidemokratik olan ne varsa ülkenin gündeminden sökülüp atılacaktı. Öyle ki, AKP tüzüğüne göre iki dönem vekillik yapanlar üçüncü dönem olamayacak, bürokratikleşme engellenecek, hantallığa izin verilmeyecek, sürekli bir yenilenme-gelişme söz konusu olacaktı…

Bu arka planı daha da uzun uzadıya anlatmak mümkün! Bir an duralım ve gelinen noktada yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklar açısından Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu duruma bakalım. Ve cevap verelim. Türkiye son 15 yılda, geldiği yer itibariyle, ileriye mi gitmiş, yerinde mi saymış, yoksa geri mi gitmiştir? Evet, maalesef Türkiye yerinde bile sayamamış, geri gitmiştir. Bir dönem gidiyormuş gibi görünmesine yol açan kısmi iyileşmelerin tümü hızla başlangıç noktasının da gerisine sürüklenmiştir. Amiyane tabirle gelenin gideni arattığı bir Türkiye tablosu ortaya çıkmıştır. Yozlaşma-çürüme-çözülme öyle bir noktaya ulaşmış durumdadır ki ülke adeta adı konmamış bir iç savaş yaşamaktadır. İşte bu tablo nedeniyle bugün Türkiye’nin en önemli, hatta hayati sorunu iktidar sorunudur diyoruz.

Bu tablo karşısında iktidarın çokça başvurduğu savunmaların başında, dünya ve bölge dengelerinin değişmiş olduğu, bu durumun ülke içi dengeleri de sarstığı ve bu nedenle “normal” dönem politikalarının uygulanamaz olduğu iddiası gelmekte. Örneğin OHAL rejimi ve KHK uygulamaları iktidar tarafından bu şekilde meşrulaştırılmaya çalışmakta. Bu noktada soralım; gerçekten de sorun iktidardan değil de konjonktürden mi kaynaklanmakta? İktidarın hemen hemen her “sorun” oluşturan konuda bu, “normal dışı” ve/veya “münferit” açıklamasına sarıldığını görüyoruz. Örneğin bambaşka bir alan: İstanbul Belediye Başkanı yoğun yağmur ve dolu nedeniyle kentin yaşadığı felç halini ve meydana gelen zararları “olağandışı” kavramıyla açıkladı. Kısacası “bu kadar yağışa biz ne yapalım?” demeye getirdi. Oysa konuyla ilgili tüm uzmanlar ve bilim insanları aynı şeyi söylemekte: Kentlerin alt ve üst yapıları olağanüstü durumlar dikkate alınarak tasarlanır; olağan durumlara göre değil. Tam da bu nedenle örneğin İstanbul Boğazı’nda çalışan vapur ve teknelerin batma olasılığı çok az olmasına rağmen, tüm vapur ve teknelerde yine de can yelekleri bulunur. Bu işi yapanlar, “40 yılda bir kere olan bir şey için niye para harcayayım?” demezler, çünkü bir kere olur ve o önlem alınmamış ise onlarca hatta yüzlerce insan ölür! Bu kadar basit ve hayati… Tabii eğer hesap verme gibi bir durum yoksa, yani bir tür mafya düzeni geçerli ise ya da kötü ürün-hizmet nedeniyle tercih edilmeme gibi bir korku bulunmuyorsa, yarını düşünmeden hareket edilebilir. Soma katliamında 301 işçi hayatını kaybetti. İhmalden denetimsizliğe her tür idari-siyasi sorumsuzluk ortalığı kapladı. Sonuç? Beş ay sonra 18 işçinin öldüğü Ermenek maden katliamı yaşandı. Soma katliamı ve AKP dendiğinde Erdoğan’ın müşaviri Yusuf Erkel’in madenci Erdal Kocabıyık’a attığı tekmenin hatırlanıyor olması boşuna değil. Pekiyi, en sonunda ne oldu? Tekme yiyen maden işçisi Erdal Kocabıyık makam arabasına salladığı tekme nedeniyle para cezası aldı. Yıllarca iş verilmedi…

Bu çerçevede Cumhurbaşkanının tüm karar ve uygulamalarından ötürü sorumsuz ve cezai işlem dışı olması hali ironik şekilde AKP iktidarının on beş yılının da özetidir. Tam da bu nedenle örneğin 15 Temmuz askeri darbe girişimi ve “FETÖ” davalarının ana konusu ve sorumlusu AKP-Erdoğan değil CHP-Kılıçdaroğlu-Cumhuriyet gazetesi olabilmekte. Bu irrasyonel gibi görünen saçmalık, iktidarın varlık temelini de oluşturmakta. Bu siyasi atmosferde örneğin önce iktidarın kırk farklı kolundan ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu’nun tutuklanacağı, hesap vereceği söylenir. Ardından Kılıçdaroğlu, “hazırım, hodri meydan” dediğinde de sanki “Kılıçdaroğlu tutuklanacak” diyen Erdoğan-AKP değilmiş gibi, “mağduriyet edebiyatı yapıyor, nereden çıkarıyor bu tutuklanma yalanlarını?” denir. Oysa bu manevralar öylesine hızlı yapılmaktadır ki AKP’nin başı ilk söylediğini değiştirdiğinde kuyruk kısımları halen ilk sözün propagandasını yapmaktadır. O yüzden AKP’de Erdoğan herhangi bir konuyla ilgili görüş açıklamadan konuşmama, konuşmak zorunda kalınırsa top çevirme bir tür siyasi refleks haline gelmiştir.

Aslında tüm bunlar AKP’nin bir siyasi parti hüviyetini tamamen kaybettiğinin de göstergeleri. Her şey, rejimin gerici yeni Bonapartist bir nitelik kazanmasına paralel olarak, Erdoğan’a tabi hale gelmiş durumda. Cumhuriyet’in 100. yılı hedefiyle 2023 yılına yapılan referanslar Erdoğan’ın tek adamlığıyla birlikte kelimenin gerçek anlamıyla siyasal-sosyal olarak yüz yıl öncesine dönmek anlamına gelir oldu.

Dümeninde Erdoğan-AKP olan Türkiye nereye gidiyor?

İktidarın bizatihi kendisi Türkiye’nin bir varlık-yokluk savaşı içinde olduğunu iddia ediyor. Yani iddia olunan bu savaş kaybedilirse artık Türkiye diye bir ülke kalmayacak. Mesele bu derece hayati! Pekiyi neden Türkiye bir yok olma tehdidiyle karşı karşıya? On beş yıl önce AKP dümenine geçtiğinde Türkiye bir varlık-yokluk savaşı içinde miydi? Hayır! Son on beş yıl içinde AKP’nin dışında bir başka parti hükümet oldu mu? Hayır! Hükümet oldu ama iktidar olamadı, diye bir söz vardır. Pekiyi, AKP hükümet olduğu halde iktidar olamamış bir parti mi? Tam tersine, iktidar olmak bir yana, AKP devletin ta kendisi oldu. Özellikle 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası ilan edilen OHAL-KHK düzeninde Erdoğan-AKP mutlak iktidar oldu. Bu mutlak iktidar halinin zayıf ve kırılgan olması, birçok olumsuzlukla malul olması, sürdürülebilirliğinin birçok yeni taviz ve ittifak gerektiriyor olması bir gerçeklik. Ama bu, Erdoğan-AKP’nin tüm siyasi rejimi ele geçirdiği, devlet aygıtına tamamen nüfuz ettiği gerçeğiyle çelişmiyor. Evet, Türkiye’yi var eden siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel gerçeklik devlet ve rejimin kapsam alanından çok daha büyük bir alana karşılık geliyor. Başta Kürtler, Aleviler ve mevcut iktidarın (ve geleneksel Bonapartist devlet aygıtının) kapsam dışında bıraktığı diğer sınıfsal, sosyal, kültürel kesimler o “tek tek tek tek” diye ifade edilip yüceltilen cendere içinde eritilemiyor. Rıza ve ikna ile yapılamayınca geriye daha fazla baskı, daha fazla şiddet, daha fazla otoriter yöntem kalıyor. Bunlar bir devleti ve toplumu ayakta tutmak için yeterli olsaydı tarih bir başka şekilde yazılmış olurdu. Kuşkusuz zorbalıkla, baskıyla, şiddetle sonuç alınır ama sadece kısa vadede ve çok büyük mali, siyasi ve insani bedeller ödenerek. Sonuçta yapanın yanına da kalmaz.

Türkiye bugün bir beka sorunu yaşamıyor. Kaçınılmaz bir varlık-yokluk savaşı içinde değil. Bugün yaşadıklarımızın tümü mevcut iktidarın tercih ettiği ekonomik-siyasi politikaların bir sonucundan ibaret! Bu ekonomik-politik tercihler Türkiye’yi gerici yeni Bonapartist bir rejime sürükledi. Türkiye’yi bir tek adam rejimiyle karşı karşıya bıraktı. Kayyum atamalarıyla ve seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanmasıyla yerel seçimler; milletvekillerinin ve siyasi parti genel başkanlarının tutuklanmasıyla ve dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla birlikte genel seçimler ve meclis işlevsiz ve anlamsız hale geldi. Son 494 no.lu KHK ile bir yandan istihbarat doğrudan Erdoğan’ın emrine verilirken, diğer yandan milletvekilleri -zaman sınırlaması ve başka bir engel olmaksızın- başsavcılık tarafından soruşturma yetkisine tabi hale getirildi. Bütün bunların anlamı mevcut kurum ve kurallar içinde siyasetin ölüm fermanının verildiğidir. Bu, 7 Haziran seçimlerinin geçersiz, 16 Nisan referandum sonuçlarının geçerli sayıldığı ve kurumsallaştırıldığı yeni bir düzen anlamına gelmektedir.

Pekiyi, ne yapılması gerekiyor? Siyaset, seçim ve meclis geçersiz hale geldiyse bunların tümünü, ama bu kez emek, demokrasi, özgürlük ve adalet temelinde yeniden işler hale getirecek bir hamle yapmak gerekir. Kurucu Meclis bu noktada bir buz kıran olarak vazife görecektir. İşçiler grev yapmasınlar diye ilan edildiği söylenen OHAL’in aşılması için de, tek bir dava söz konusu olmadan kamu emekçilerinin tüm işlerini-aşlarını ellerinden alan KHK düzenine son vermek için de, kimliğin, inancın, hayat tarzının egemen ideoloji içinde eritilmemesi için de Kurucu Meclis bir yeni zemin oluşturacaktır.

image_pdfimage_print