24 Eylül Almanya’da seçim günüydü. Hıristiyan Demokrat Birliği’nin (CDU) lideri Doğu Almanyalı Merkel, oylarının %9’unu kaybetti. Neo-nazizmin siyasal devamcısı rolündeki AfD ise oylarını %8 civarında arttırdı ve %13 ile parlamentoya girdi. İşçi sınıfının bir sosyal belirleyici olmadığını ve konjonktürel toplumsal hareketlerin yurttaşlık bilincini pekiştirerek iktidarları denetlemesi gerektiğini söyleyen programıyla Die Linke (Almanya’nın “yeni solu”) %9 aldı. Alman kapitalizminin solundaki koltuk değneği olan Sosyal Demokrat Parti ise %5 oy kaybederek, %20 bandına geriledi.

Seçim sonuçları, Avrupa Birliği kapitalizminin bu öncü ülkesindeki kitlelerin durumlarının ve bilinçlerinin dondurulmuş bir fotoğrafını çekmesi yönünden önemli. Haritaya şöyle bir göz attığımızda Nazizmin kurumsal devamcısı AfD’nin oylarının büyük bir bölümünün ülkenin en yoksul kısmından; yani Doğu Almanya’dan aldığını görüyoruz. 1989 senesinde Berlin Duvarı yıkıldığından bugüne Doğu Almanya’da binlerce özel şirket kendi şubelerini açtı ve kamuya ait olan kaynakları yağmaladı. Doğu Almanya’da işsizlik, Almanya ortalamasının oldukça üzerinde. Alım gücü Almanya genelinin altında ve sefalet çok daha yaygın. Bu durum, Doğu Almanyalı kitlelerin olağan liberal-demokrat önerilerden daha hızlı ve keskin bir şekilde kopmasına ve devrimci bir sol alternatifin yokluğunda, radikal sağcı argümanlara daha kolay ikna olmalarına zemin hazırlıyor.

Nazilerin parlamentoya, II. Paylaşım Savaşından bu yana elde ettikleri en yüksek oy oranıyla ilk defa girmiş olmalarını, kimse kapitalizmin dönemsel bir bozukluğu veya hatası olarak okumasın. Bu, kapitalizmin bütün bir dünyayı kılıçtan geçirmesine dahi neden olabilecek olan kendi kronik buhranının, demokrasiyi ve demokratik mekanizmaları lime lime etmesinin en dolaysız sonuçlarındandır. Kimse cevap ararken kolaya kaçmasın. Yunanistan’da Altın Şafak’ın, ABD’de Trump ile Klu Klux Klan’ın, Fransa’da Le Pen’in, Avusturya’da neo-faşist partinin ve Almanya’da Nazilerin burunlarını bürolarından dışarıya çıkarmasına olanak sağlayan nesnel şartların hepsi, kapitalizm olarak anılan yağmacı üretim ve bölüşüm ilişkilerinin parlamenter biçimleri altında yaratılmıştır. Emperyal ekonomi politikalarının kıtaları ve ülkeleri talan eden karakteri, hemen hemen her yerde kitleleri, mevcut barbarlıktan çıkışın reçetesi olarak kendilerinin reklamını yapan faşizan argümanların kucağına itmiştir. Çözüm ve çıkış aranırken de kimse kolaya kaçmasın. Silahlı faşistleri ve onların silahlanmasına onay veren yasaları geçiren işlevsiz parlamentoları ve o parlamentoyu finanse eden tekelleri sadece politik düzlemde değil, fiziksel düzlemde de örgütlü bir stratejinin karşısına koymayan hiçbir program, devrimci bir çözülüşün ve yeniden inşanın da yolunu açamayacaktır.

Şimdi Almanya proletaryası ve göçmen işçi sınıfı nelerle karşılaşacak? Alman bankerlerin kasası daha fazla dolmaya ihtiyaç duydukça sokakları saracak olan silahlı Nazi yürüyüşleriyle karşılaşacak. Finans kapital ekonomik mülklerini sakınmak istedikçe, işçiler politik örgütlerinin vur-kaç taktikleriyle parçalanmasına seyirci olmaya davet edilecek. Proletarya, parlamenter hukuğun en kutsal dokunulmazları-yasakları arasında olan silahlanma ihtiyacının, Sosyal Demokrat Parti’nin ve Die Linke’nin reformist şarlantanlığı eşliğinde boşlanmasına tanıklık edecek. Almanya’nın işçi sınıfları harekete geçmek istediklerinde onlara oy pusulaları işaret edilecek; seçim sandıklarının çıkarıldığı kapıların başında ise Naziler silahlarıyla bekliyor olacaklar.

Kapıdaki tehlike, Sosyal Demokrat Parti’nin, Yeşiller’in ve Die Linke’nin birbirlerinden bağımsız ilerleyen reformist ve pasifist yönelimleriyle durdurulabilecek gibi değil. Özellikle de bu üç partinin oy aldığı coğrafi merkezlerin, orta ve orta-üst sınıftan insanların yaşadığı yerler olduğu düşünüldüğünde, tablonun vahimliği daha net bir biçim kazanıyor. Merkel’in dördüncü dönemi, AfD’ye oy atmış olan olan kitlelerin AfD’ye oy atmalarına sebebiyet vermiş olan krizli dinamiklerin çözülmesine veya dindirilmesine tanıklık etmeyecek. Alman işçiler ile göçmen proletaryanın arasında sendikal koordinasyonlar kurmak ve bu koordinasyonların neoliberal saldırganlık ile potansiyel faşist tehditlere karşı birleşik bir eylem programı oluşturmasının gereksinimine vurgu yapmak, sadece bütün bir Avrupa proletaryasını değil, Türk ve Kürt işçi-emekçi sınıflarını da yakından ilgilendiriyor.

image_pdfimage_print