Erdoğan/Saray iktidarı destan yazmaya devam ediyor. İç ve dış politikada atılan adımlarla bu “yerli ve milli” destana her gün yeni kahramanlıklar ekleniyor. Bu kahramanlıklar arasında, “ülkenin bölünmemesi için” konulan yeni vergilerden tutun da “bir gece ansızın Kerkük’e gidebilme” ihtimaline kadar pek çok başlık bulunuyor.

Saray iktidarı ekonomide ülkeye çağ atlattığını, artık “alan el olmaktan çıkıp veren el” konumuna, “kıskanılan bir ülke” haline geldiğimizi anlatıp dururken, “bir gece ansızın” hazırlanan bir torba yasayla yeni vergi zamlarının uygulanacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Gerek mali disiplin, gerekse de savunma sanayimiz için bu yeni vergi zamları mutlaka gerekliymiş. Yanlış anlaşılmasın. Düzenlemede vergilerin patronların gelirleri üzerinden alınmasına dair bir düzenleme yok. Dolaylı vergiler üzerinden fatura yine işçi ve emekçi kesimlere çıkarılmakta. Saray’a yakın patronların vergi borçlarının silindiği, patronların oldukça düşük düzeyde gelir vergisi ödediği ve vergilerin büyük çoğunluğunun ücretlilerden ve dolaylı vergiler üzerinden yoksul vatandaştan kesildiği bir ülkede Saray iktidarı çareyi dolaylı vergileri daha da artırmakta bulmuş! Büyük tepki çeken bu “çare”yi savunmakla görevi Melih Gökçek “ülke bölünse daha mı iyi” diye soruyor. Demek ki, bu zamlar yapılmazsa 15 yıllık AKP iktidarı sayesinde “büyük ve güçlü” Türkiye haline gelen ülkemiz her an bölünme riskiyle karşı karşıya kalabilir…

Evet, işler Saray açısından iyi gitmiyor. Yazılan destanlar ve tüm kahramanlık hikayeleri, ekonomik yıkım gerçeğini gizlemeye yetmiyor. Hükümet açıkladığı Orta Vadeli Plan’da işsizliğin yüzde 10 seviyesine çakıldığını kabullenirken, dış borç oranı milli gelirin yarısını aşmış durumda. Sınai ve tarımsal üretim düzenli bir biçimde gerilerken, yalnızca Saray’a yakın oligarkların zenginleşmesine yarayan inşaata, silah sanayine ve enerji sektörüne dayalı bir ekonomik büyümenin sonuna gelinmiş durumda. Ekonomik yıkımın faturası ise vergi soygunuyla, yüksek enflasyonla, düşük zamlarla ve grev yasaklarıyla bir kez daha emekçi kesimlere çıkarılmakta.

İşler dışarıda da hiç iyi gitmiyor. Saray iktidarı yayılmacı, mezhepçi ve ırkçı dış politikayla “komşularla sıfır sorun”dan önce “değerli” çok kısa bir süre sonra da oldukça “değersiz bir yalnızlığa” sürüklenmişti. Son olarak da bölgede kalan son müttefiki Barzani’nin aldığı bağımsızlık kararıyla birlikte, Barzani tarafından da yanıltıldığı sonucuna ulaştı. Güney Kürdistan’ın ilhak edilmesi hayallerinden bugün, bir zamanlar düşman addedilen Irak, İran ve Suriye merkezi hükümetleriyle “el ele vererek” Barzani’ye haddini bildirme politikasına gelmiş bulunuyoruz. Saray rejiminin iflas eden maceracı dış politikasının sonuçları Türkiye halklarının geleceğinde yeni savaş risklerinin doğmasıyla belirginleşiyor. Saray rejimi ise savaş tamtamlarıyla içeride ve dışarıda iflas eden politikalarındaki sorumluluğunu unutturmanın derdine düşmüş durumda. 

Saray iktidarı ülkeyi yönetemiyor. Baskı ve şiddet politikalarıyla varlığını günlük olarak uzatma peşindeyken, kendisiyle birlikte ülkeyi de uçuruma sürüklüyor. Bu nedenle Saray rejiminden çıkış günün en acil görevi haline gelmiş durumda. Muhalefetin 2019 seçimlerini bekleme stratejisi ise Saray rejimini meşrulaştırmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Bu yüzden İDP olarak Saray rejiminden kopuş için bağımsız ve egemen bir Kurucu Meclis çağrısında bulunuyoruz. Saray rejiminin ekonomik yıkım ve savaş politikalarını birleşik bir mücadeleyle ve ortak bir eylem planıyla durdurabiliriz. Bu doğrultuda, başta sendikalar olmak üzere tüm işçi örgütlerinin, sol-sosyalist partilerin ve HDP’nin üzerinde tarihsel bir sorumluluk bulunmakta.

image_pdfimage_print