Binlerce İspanyol polisi… Basılan sandık merkezleri, tahrip edilen okullar, el konulan sandıklar ve oylar, vahşice dövülen, gaz bombaları ve plastik mermilerle saldırılan, merdivenlerden aşağı atılan, yerlerde sürüklenen insanlar; ve 12’si ağır 900’ü aşkın yaralı… 1 Ekim’de kendi kaderini tayin etmek için barışçıl biçimde sandık başına giden Katalan halkının yaşadıklarıydı bunlar. İspanyol devletinin bütün bu saldırılarına rağmen 2 milyon 262 bin kişi, yaşlı genç, kadın erkek, hep birlikte kahramanca korudukları okullarda oy kullanmayı başardı ve %90 oranında bağımsızlığa EVET dedi. 640 bin kadar kullanılmış oya ise saldırı güçleri el koydu; bunların da dahil edilmesiyle birlikte katılım %54,3 oranında oldu. Yıllar önce Avrupa Birliği’ne girmek için yapılan referandumda Katalonya’da gerçekleşen katılım oranının aynısı. Yani aynı derecede meşru.

Ama tabii İspanya hükümeti gerçekleşen referandumu meşru olarak kabul etmiyor; sadece o da değil, halk oylamasını “Yok” sayıyor. Kralın başını çektiği ve Franco artığı Halk Partisi (PP-Partido Popular) iktidarının yönettiği Monarşi rejiminin Katalan halkına yanıtı basitçe bu! Dayandıkları “hukuki” gerekçe de, 1978’de kabul edilmiş olan “demokratik Anayasanın”, ulusların kendi kaderini tayin hakkını kabul etmiyor olması. Ama, diktatör Franco’nun ünlü “İspanya’yı iyi bağladık” deyişinin ürünü olan bu Anayasa’nın öngördüğü rejim bugün Katalan emekçileri tarafından sarsılıyor.

Emperyalist İspanya burjuvazisi (buna Katalan burjuvazisi de dahil) şimdi panik içinde. Zira bütün bir Katalan halkının demokratik ve tarihsel bir hakkı için mücadelesi gibi görünen bu başkaldırışı sadece bir “ayrılma” isteğinden ibaret değil. Sürecin altında Katalonya’daki emekçi sınıfların Madrid kaynaklı neoliberal sömürü sistemine isyanı yatıyor. Katalonya halkının bağımsızlık talebinin tarihten gelen soyut bir ideal olmaktan çıkıp güncel bir haykırış haline dönmesi tam da 2008 kriziyle birlikte başlamıştı. Çürümüş, yolsuzluklara batmış İspanya burjuvazisinin, kendisinin neden olduğu krizin faturasını ağır işten çıkarmalarla, vergilerle, özelleştirmelerle emekçi yığınlara ödetmeye girişmesi, Katalan yığınlarda bundan kurtulmanın yolunun bu köhnemiş monarşik devletten kopup sosyal bir Katalan cumhuriyeti yaratmaktan geçtiği düşüncesine yol açmıştı. İşte 1 Ekim bağımsızlık referandumu bu sürecin sonucu oldu.

İspanyol sermayesiyle iç içe durumdaki Katalan burjuvazisi böyle bir ayrılmayı istemiyor. Üstelik, gerek sağcı PP’nin, gerekse Sosyalist Parti (PSOE) hükümetlerinin uyguladığı neoliberal saldırıları, Katalan burjuvazisinin partisi olan PdCat da (Katalonya Demokratik Partisi) aynen Katalonya’da yürürlüğe koymuştu. Ne var ki bağımsızlık seferberliklerinin güçlenmesi, süreci denetleyebilmek ve iktidarını koruyabilmek için bu partiyi de bağımsızlıkçı bir çizgiye sürükledi (ve tabii temsil ettiği burjuvaziyle arasının açılmasına neden oldu). Bağımsızlık sürecinin başını şimdilik bu parti ile onunla koalisyonda olan, özellikle taşra küçük burjuvazisinin partisi bağımsızlıkçı ERC (Katalonya Cumhuriyetçi Partisi) çekiyor. Katalan parlamentosunda 10 milletvekilinden ikisinin oyuyla bu koalisyonu iktidarda tutan CUP ise (Halk Birliği Adayları) bağımsızlık yanlısı solcular ile Marksistlerden oluşuyor.

Bağımsızlıkçı cephenin çizdiği yol haritası, referandumun ardından Katalan parlamentosundan bağımsızlık ilanı kararı çıkartmak, böylece bir “Geçiş Süreci” başlatmak ve nihayetinde (ne zaman olacağı belli değil) bir Kurucu Meclis için seçim düzenlemek. Bu geçiş süreci esas olarak bir yandan yeni devletin temellerini hazırlamak ve bir yandan da “barışçıl” bir ayrılık için İspanya hükümeti ve Avrupa Birliği ile pazarlıklara girişmek. Ne var ki ne Monarşi rejimi buna izin vermeye taraftar, ne de İspanya kökenli partiler (PP, PSOE, Podemos ve Yurttaşlar partisi) böylesine bir ayrılıktan yanalar. Hatta bazıları Katalonya’nın özerkliğinin iptal edilmesini öneriyorlar. Referandum sonrasında Katalan hükümetinin “arabuluculuk” için yardım istediği Avrupa Birliği de bağımsız bir Katalan devletinin kurulmasına karşı; öyle ki, AB sözcüleri Katalan emekçileri üzerinde 1 Ekim’de uygulanan polis vahşetini bile kınamaktan kaçınmış durumdalar. Bu koşullarda Katalan burjuva partileri olası bir pazarlık halinde bağımsızlık hedefinden her an vazgeçebileceklerdir.

Ama şimdi yeni bir güç daha sahneye çıkıyor: örgütlü Katalan proletaryası. Pek çok devrimci sendikanın 3 Ekim günü için ilan ettikleri genel grev çağrısına iki büyük konfederasyon da katıldı (İşçi Komisyonları –CC.OO.- ve Genel İşçi Birliği –UGT-). Bu satırların yazıldığı 2 Ekim günü işyeri komiteleri toplanıyor, aralarında koordinasyonlar kuruluyor, işyerlerinde genel toplantılar düzenleniyor ve grev komiteleri oluşturuluyordu. Kamu emekçileri ve gençlik günlerden beri sokaklarda. Alanlar protestocu kitlelerle dolup taşıyor. İspanya’nın başka kentlerinde de Katalan halkını destekleyen gösteriler düzenleniyor.

Yarın, 3 Ekim günü, Katalonya belki de tüm İspanya ile birlikte yepyeni bir güne başlayacak. Kendi kaderini tayin hakkını söke söke alan bir halkın, işçi ve emekçi yığınların başını çektiği yeni bir Katalan cumhuriyeti yaratmalarına tanıklık edebileceğiz. Üç gücün çatışmasına şahit olacağız: Monarşik anayasa taraftarları, bağımsızlıkçı Katalan burjuvazisi ve cumhuriyetçi Katalan proletaryası ve emekçi yığınları. Katalan proletaryasının zaferi, tüm İspanya ve Avrupa emekçi yığınlarının özgürleşmesinin yolunu açabilecektir.

image_pdfimage_print