“Arabuluculuk Yasası” olarak bilinen İş Mahkemeleri Kanunu, Ekim ayında meclisten geçti. Arabuluculuk Yasası, bireysel veya toplu iş sözleşmesine dayanan işçi veya işveren alacağı ve tazminatı ile işe iade talebiyle açılan davalarda, arabulucuya başvurulmuş olmasını bir dava şartı olarak getirmektedir.

Arabuluculuğun bir dava açma şartı olarak getirilmesi, işçilerin dava açmak için önce arabulucuya gitmelerini yani patronlarıyla pazarlık masasına oturmasını zorunlu hale getirmektedir.

Ancak arabuluculuk sistemi Usül Hukuku bakımından işlevsiz ve gereksizdir. Çünkü mahkemeler ön inceleme duruşmasında tarafları sulh olmaya davet ederek, taraflar sulh olmadığı takdirde davayı esastan incelemeye alır. Bu bağlamda mahkeme önünde sulh olamayan ve aralarındaki güven ilişki zedelenmiş tarafların, bir arabulucunun önünde anlaşmasını beklemek hayatın olağan akışına aykırıdır.

O zaman sarayın ve onun kukla hükümetinin arabuluculuk sistemini getirmekteki amacı nedir?

Arabuluculuk sistemi, Kiralık İşçi, BES ve Kıdem Tazminatının kaldırılması gibi iş güvencesini ortadan kaldıran, esnek çalışmayı ve taşeronlaşmayı yaygınlaştırmayı hedefleyen neoliberal politikaların devamı ve bir parçasıdır. Buradaki asıl hedef işçilerin haklarını elde etmesini biraz daha zorlaştırmaktır.

Bazıları, “mahkemelerde davalar çok uzuyor, adalet geç geliyor, işçiler zaten haklarını alamıyordu” diyecektir. Hatta arabuluculuk sistemiyle beraber çözüm sürecinin hızlanacağını, işçilerin haklarını daha hızla alacağını diyenler olacaktır. Bu söylenenler kâğıt üzerinde doğru görünebilir.  Ama hayaller Paris, gerçekler Güngören’dir.

Sebebine gelince, arabuluculuk taraflar arasındaki çelişkiyi müzakere yoluyla ortak menfaatler doğrultusunda çözmeyi hedefler. Başka bir ifadeyle taraflar,  bir arabulucu gözetiminde pazarlık yaparlar. Bir pazarlığın anlamlı olabilmesi için iki tarafın da eşit olması gerekmektedir. Oysa işçi-işveren ilişkisinde taraflar eşit değildir. Bir tarafta işini kaybetmiş, ailesinin geçimini sağlamak için acil paraya ihtiyacı olan bir işçi, diğer tarafta parayı elinde tutan patron vardır.

Bu durumda iki taraf masaya oturduğunda patronlar “davalar uzuyor, sana tazminatlarının bir kısmını ödeyelim sen de davalarından vazgeç” teklifiyle gelecektir. İşçiye yapılacak bu teklif kısaca “seni öldürmeyeceğiz ama sen de sıtmaya razı” ol demektir.  

İşverenler tarafından benzer baskılar mevcut sistemde de yapılmaktadır. Ancak Türkiye’deki yargı sisteminin birçok sıkıntısı olmasına rağmen, iş davalarında yargı sistemi işçileri benzer basınçlardan ve mahalle baskısından koruyarak, işçilerin haklarını elde etmesi bakımından önemli işlev üstlenmektedir.

Fakat Türkiye’ye özgü koşullar gereği getirilen yeni sistemde arabuluculuk kurumu mahalle baskısına karşı işçiyi koruyamaz. Çünkü arabuluculuk sisteminde işçi, mahkemelerin kısmen sağlayabildiği bir kamu güvencesinden bile yoksundur. Bu nedenle de bu sistem, işçileri anlaşmaya zorlamak adına dini, kültürel ve sosyolojik her türlü baskının yapılması için daha uygun bir zemin yaratmaktadır.   

Arabuluculuk sistemiyle her 100 işçiden 10 tanesi hakkının daha azını almaya ikna edilse bile, patronların ve onları temsil eden Saray’ın bu işten ne kadar büyük kazançlar elde edebileceği ortadır. Kaldı ki günümüzdeki mahalle baskısının şiddeti göz önüne alındığında bu oran daha da yüksek olacaktır.

Sonuç olarak usül hukuku bakımından işlevsiz olan arabuluculuğun, bir dava açma şartı olarak getirilmesinin amacı işçilerin haklı davalarını mahkemelere taşımasının engellenmesi ve mahalle baskısıyla işçilerin alacaklarını gasp etmeye çalışmaktır.

Diğer taraftan işçi veya işveren arasındaki ilişkiden kaynaklan davaların asıl nedeni, patronlar ve işçiler arasındaki sınıf mücadelesidir. İş güvencesi ve tüm haklarımızı elde etmenin tek yolu ise bu mücadeleyi kazanmaktır. İşçilerin haklarını gerçek anlamda alabilmesinin yegane yolunun ara bulmaktan değil, ancak patronlarla arayı açıp mücadele etmekten geçtiğini unutmamalıyız.

image_pdfimage_print