Türkiye’de iş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi can veriyor. 2017 eylül ayında en az 147 işçi hayatını kaybetti. Bunun yanında kayıt altına alınmayan yüzlerce ölümlü ve yaralanmalı vakanın yaşandığı da hesaba katıldığında, dehşet verici bir tablo ile karşılaşıyoruz.

En çok kazanın yaşandığı sektörlerin başında inşaat, yol ve ulaşım geliyor. Taşeronluğun, sendikasızlığın ve güvencesizliğin yaygın olduğu sektörlerde ölümlerin daha fazla olması tesadüf değil. Sendikasızlık ve taşeron sistem iş cinayetlerinin artmasının nedeni haline gelmektedir.

Maalesef yine Şırnak’ta kömür madeninde sekiz işçi hayatını kaybetti. Maden ruhsatsız ve  kaçak çalıştırılıyormuş. Doğuda devletin her taşın altını aradığı bir yerde, koca maden kaçak çalıştırılıyormuş ve devlet kaza olana kadar bunun farkına varamamış: dalga geçer gibi bu hikayeye inanmamızı bekliyorlar. Yine Türkiye’nin en büyük işletmelerinden biri olan Tüpraş’ta dört işçi feci şekilde can verdi. İşçiler taşeron olarak çalıştırılıyordu. Bir kez daha taşeronun ölüm demek olduğu acı bir şekilde bize hatırlatılmış oldu. İşçi güvenliğine harcanacak sermayeye bile tahammül edemeyen sömürü sistemi, işçi sağlığı ve güvenliğine yapacağı harcamaları kısarak işçi katliamlarının en büyük sorumlusu olmaktadır.

Bu yaşanılanlar sadece istatistiki bir veri olarak kalmıyor. Her yıl binlerce işçinin hayatı son bulurken, yine binlerce ailenin geleceği, umut ve özlemleri çalınıyor. Ölümlerin yanında  yaralanmayla neticelenen iş kazalarında sakat kalan binlerce işçi bir daha çalışamaz hale gelmekte ve yaşamsal aktivitelerini tek başına gerçekleştiremez duruma düşüp, başkalarına bağımlı hale gelmektedir. Bu tablo nereden bakarsanız bakın işçi sınıfı için büyük bir sorun teşkil etmektedir.

Bu yaralanmalı kazayı birebir ben de yaşadım. İnşaatta asansör yuvasının montesinde çalışırken ayağıma 50-60 kilo ağırlığında asansör demiri düştü. Ayak parmaklarıma isabet etmesiyle iki parmağım ciddi kesik ve kırıklara maruz kaldı. Kazanın hafif bir biçimde atlatılması çok basit bir güvenlik önlemiyle olanaklıydı. Demir ayakkabı giyerek bu ciddi kazadan hafif sıyrıklarla kurtulunabilirdi; fakat ayaklarımda normal ayakkabı vardı ve güvenli ayakkabının varlığından haberim yoktu, patron da böyle bir önlem almayı gerekli görmemişti.

Hemen özel bir hastaneye kaldırılarak ameliyata alındım ve şimdi 2-3 ay iş göremez raporu verildi. Yaşamsal ihtiyaçlarımı kendim karşılayamaz duruma geldim. Özel hastanenin acil servisinde ilk müdahale yapılmadan önce, üzerimdeki işçi kıyafetleri hastane görevlileri üzerinde masrafları karşılayamaz intibası uyandırmış olacak ki müdahale yapılırken, bana hastane masrafları hakkında bilgi verilmeye başlandı. ”Şu uygulamayı yaparsak şu kadar masraf olur, bunu yaparsak bu kadar masraf olur” dediklerinde hastaların bütçelerine göre bir fiyat listesi oluşturulduğunu anladım. Sağlık sorununa göre tedavi uygulamak yerine, bütçenize göre tedavi döneminde olduğumuzu anlamış olduk. Hükümetin çokça övündüğü sağlık reformuyla sağlık sisteminin nasıl bir ticarethaneye dönüştürüldüğünü birebir yaşamış oldum.

İş kazalarının artık birer katliama dönüştüğü bu çalışma sisteminde işçiler için örgütlenmek, sendikalı olmak, taşerona ve güvencesizliğe karşı mücadele yürütmek, işçi sağlığı ve güvenliği tedbirlerinin alınmasını talep etmek bir tercih olmaktan çıkmış, bir yaşamsal ihtiyaca dönüşmüştür. İşçi sağlığı ve güvenliği sermayenin insafına terk edilecek bir mesele değildir. Kendi hayatımız söz konusu ise biz işçiler bu tabloya karşı kendi irademizi açığa çıkartarak, söz ve yetkiyi elimize almak zorundayız.  ”Her gün ölmek istemiyoruz”: bu söylem tablonun vahametini tek başına özetler niteliktedir. Bir savaş bilançosuna dönüşen işçi ölümleri işçilerin denetiminde oluşturulacak işçi sağlığı ve güvenliği kurul ve komitelerinde ele alınmalıdır; buna göre mücadele yürütülmesi hayati bir sorun haline gelmiştir.

Bir inşaat işçisi

image_pdfimage_print