ABD’nin yarısı Kürtlerden oluşacak 30 bin kişilik bir sınır koruma gücü kurulacağı açıklamasına Türkiye sert tepki verdi. RTE, çok kısa bir süre sonra bir gece ansızın Afrin’e gireceklerini, “terör” yuvalarını dağıtacaklarını ilan etti. İktidar hayli öfkeli: ABD, “Suriye’de konvansiyonel bir sınır ordusu kurulmayacağı” şeklinde bir açıklama yapsa da, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Bu açıklamanın Afrin’e düzenlenecek operasyonun ertelenmesini sağlamayacağı”nı söyledi. Yani “devletimiz” Afrin’in defterini dürmeye o derece kararlı!

Afrin, “terör örgütü” bahanesiyle Saray rejiminin en az iki yıldır gözünü diktiği “ilginç” bir hedef! 2016 başından beri, “Türkiye’ye yönelik tacizler, angajman kuralları, terör zinciri” vb. uydurma gerekçelerle zaman zaman uzun menzilli top ateşine tutuluyor. Sorun elbette “terör” falan değil, Kürtlerin durumu. Afrin aynı zamanda Kürtlerin, bölgedeki diğer halklarla birlikte kendi kendilerini yönettikleri ve haliyle “devletimizin” tüylerini diken diken eden bir siyasi oluşum. Türkiye’nin en son işgal bahanesi olarak ileri sürdüğü, ABD destekli sınır ordusu projesinin de Afrin’le doğrudan bir ilişkisi yok. Çünkü bu proje Fırat’ın doğusundaki Kobane ve Cizire Kürt kantonlarını, yani şimdiki ABD kontrol alanını kapsıyor. Afrin ise batıda, diğer iki kantondan kopuk bir konumda ve en önemlisi de Rusların kontrolündeki bölgede. Yani Türkiye’nin öne sürdüğü gerekçeyle doğrudan bir bağlantısı yok. Asıl mesele bu olsa Türkiye’nin öncelikle ABD üslerinin de bulunduğu Kobane ve Cizire’ye müdahale etmesi gerekir. Ama belli ki ABD göz yummadıkça Türkiye’nin bu bölgeye girme şansı yok. Bu durumda elde iki yıldır hedef tahtası olarak kullandığı, belki de bölgenin en sakin yeri olan Afrin kalıyor!

Ancak…

Ancak Afrin hem karadan hem de havadan askeri olarak Rusların gözetiminde. Bu durumda Türkiye’nin Afrin’e yapacağı bir askeri müdahale, eğer sonu belirsiz bir “emrivaki” olmayacaksa, ancak bir tür uzlaşmaya ve Rusya’nın açık veya örtülü onayına bağlı. Böyle bir onay mümkün mü? İzinli “El Bab Operasyonu” herkesin ortak düşmanı IŞİD’ e karşı yapılmıştı. Afrin’de durum farklı. Yine de Rusların daha uzun vadeli hesapları doğrultusunda bir icazet, belirli sınırlar içinde mümkün; ancak gerçekten belirli sınırlar içinde, Kürtleri “hizaya sokmak” ve Türkiye’ye bedeli ödetilmek üzere…

İktidar, iflas etmiş bölge politikasının çıkmazlarında kendine çıkar bir yol arıyor. Elindeki imkân ve avantajları büyük ölçüde tükettiği için de herhangi bir gerçek stratejiye sahip değil. İşi bir takım taktik kurnazlıklarla götürme peşinde. Bu, stratejiden yoksun taktik manevralar esas olarak bölgedeki büyük güçler arasındaki rekabet ve çatlaklardan yararlanmaya dayanıyor. Ancak büyük güçler, her türlü kılığa girmeye hazır bu güvenilmez müttefikin durumunun farkında. Onu sınırlı tavizlerle sakinleştirip karşı taraftan uzak tutmak ve yol açacağı istenmeyen durumları engellemek için “idare” ediyorlar. Kısacası Türkiye, daha doğrusu ülkenin üzerine çökmüş yeni rejim, dış politikasında eline geçen her şeyi taktik bir araca dönüştürmeye çalışırken, büyük güçlerin taktik bir aracına dönüşüyor!

Türkiye nerede!

Türkiye bu haliyle, hiçbir ittifakın asli unsuru değil. 23 Ocak’ta Paris’te yapılacak Suriye toplantısının ön hazırlığında ABD, İngiltere, Fransa, Ürdün, Suudi Arabistan ve Mısır yer alırken Türkiye yoktu. Ama ne gam! Biz zaten Astana grubunda, İran ve Rusya’yla müttefik değil miyiz! Ancak orada da bir sorun var: Rusya, Türkiye’nin Suriye’de bir siyasi çözümü torpilleyebileceğini düşündüğü için ona göre davranıyor. Mesela Astana anlaşmasıyla bir “çatışmasızlık bölgesi” olarak Türkiye’nin denetimine verilmiş olan İdlip’te Rusların hava desteğinde Suriye rejim güçleri tarafından bir askeri harekât yürütülüyor; hem de Türkiye’nin bütün diplomatik itirazlarına rağmen. Gerekçe açık: Türkiye’nin derdi bölgedeki İslamcı güçleri zapturapt altında tutmak değil, Afrin’i kuşatmak. Kurulması gereken 14 kontrol noktasından sadece üçü kurulmuş ve onlar da Afrin çevresinde!

Yeni rejim, “Kürt kapanı” ve savaş…

Gerçek anlamda işin dışında kaldığını gören Saray rejimi, şimdi “kapıyı kırarak” içeri girmeye çalışıyor. Bu kapı Afrin. Hedef, eğer bir biçimde kısmet olursa bölgeyi Kürtlerden alıp “ÖSO”ya teslim etmek! Bunu söyleyen RTE’nin kendisi. Ama dedik ya bölge Rusların gözetiminde. Afrin aynı zamanda Türkiye’nin yeni rejiminin iflas etmiş dış politikasının içine kısıldığı “Kürt kapanı”nın sembolü olmaya da aday. “Oyun kuruculuğu” iddiasıyla başlayan bölge macerasının geldiği nokta, “geleneksel” Kürt düşmanlığı ve o trajikomik “beka sendromu”ndan başka bir şey değil.

Prusyalı general ve stratejist Clausewitz, “Savaş politikanın başka araçlarla devamıdır” demişti. Ekleyelim, dış politika da iç politikanın başka araçlarla devamıdır. Türkiye’nin dış politikası tamamlanmış bir başkanlık rejimi hedefinin araçlarından sadece biridir. Afrin savaşı, RTE tarafından yürütülen “başkanlık savaşının” sınır ötesi bir yansıması olacaktır. “İç savaş rejimleri”nin varlıklarını sürdürebilmek için dış savaşlara ihtiyaç duymaları bilinen bir şeydir. Rejimin iç ve dış politikalarının kesişme noktası Kürt sorunudur. Sınırın Afrin veya diğer Kürt kantonları üzerinden aşılması, iki Kürt bölgesi arasındaki devlet sınırlarının kalkmasının da etkisiyle Türkiye’nin Kürt sorununu daha da büyütecektir. RTE’nin hesabı, ilk elde, dışında kaldığı Suriye sorununa kendince “en uygun” kapıdan tekrar dahil olmak ve Kürtleri “etkisiz hale getirmek” gibi görünse de asıl derdi muhalefeti etkisiz kılacak, hatta tasfiye edecek bir askeri başarı veya ona benzer bir şeyle mutlak iktidarının yolunu açmaktır. Gelinen noktada “Başkomutanın” sınır ötesi bir askeri zafere şiddetle ihtiyacı vardır. Afrin’in günahı da budur!

Ancak savaşlar sadece kazanılmak için değil, aynı zamanda kaybedilmek içindir. Saray’ın muhtemel bir savaşını hangi gerekçeyle olursa olsun desteklemek ise bu gerici rejime hizmet etmekten başka bir anlam taşımaz.

image_pdfimage_print