Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından Ursula K. Le Guin 88 yaşında hayatını kaybetti. Benim gibi onun kitaplarını okuyarak büyüyen insanlar için Ursula’nın kaybı sadece bundan sonra özgün tarzıyla yazdığı kaliteli edebiyat eserlerini okuyamayacak olmanın üzüntüsü demek değil, aynı zamanda bir fikrin yaratacağı güce olan inancın bize bir daha onun tarafından sunulmayacak olmasıdır da. Ne diyordu Urras’taki devrimcilere: “Devrim’i satın alamazsınız. Devrim’i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak” (Le Guin, 2012: 256).

Eserlerindeki ana tema hep direnme ve özgürlük olmuştur Ursula’nın. Çünkü yazmayı seçtiği alanla ve bir kadın yazar olmasıyla hayatının her alanında bu direnişin içindedir hep. Bir yazısında şöyle demiştir:

“Özgürdüm, özgür doğdum, özgür yaşadım. Yıllar boyunca bu kişisel özgürlük yazdıklarımın, kendimin olduğunu düşündüğüm, aslında erkek üstünlüğüne dayalı toplumun içselleşmiş ideolojisinden başka bir şey olmayan yargı ve faraziyeler tarafından ne ölçüde denetlenip sınırlandığını görmezden gelmeme izin verdi. Kuralları yıkarken bile bunu kendimden gizledim. Bilimkurgu, fantezi, gençlere yönelik edebiyat gibi küçümsenen marjinal türlerde çalışmayı seçmemin nedeninin bu türlerin eleştirel, akademik, yerleşik denetimin dışında olduklarından sanatçıyı özgür bırakmaları olduğunu fark etmek yıllarımı aldı. Türlerin “edebiyat”tan dışlanmasının temelsiz, temellendirilemeyecek şeyler olduğu, bir nitelik değil bir politika meselesi olduğunu görüp söyleyebilecek akıl ve cesareti toplamak, bu da bir on yılımı aldı”(Le Guin, 2011: 114).

Eleştirel düşünceyi fantastik edebiyatında kullanışını “Amerikalılar Ejderhalardan Neden Korkar?” adlı denemesinde çok güzel açıklamıştır:

“… Fantazi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fantaziden korkar. Fantazideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine, kofluğuna, gereksizliğine, sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar”(Le Guin, 2011: 29).

Tolkien’den yaptığı bir alıntıyla da fantastik edebiyat yazarı olarak amacını şöyle ortaya koymuştur: “Fantazi kaçış edebiyatıdır ve tam da bu yüzden muhteşemdir. Bir asker düşmanın eline düştüğünde, kaçmakla yükümlü olduğunu düşünmez miyiz? Tefeciler, kör cahiller, buyurganlar hepimizi hapiste tutuyor; eğer aklın ve ruhun özgürlüğüne değer veriyorsak, eğer hürriyet taraftarıysak, elbette kaçmakla ve elimizden geldiği kadar mahpusu da kurtarmakla yükümlüyüz” (Le Guin, 2011: 131). Biz okuyucularını da kurtardığı için kendisine teşekkür borçluyuz.

Ursula aynı zamanda feminist bir yazardır, bütün eserlerinde feminist oluşunun yansımalarını görürüz. Önceleri, annesinin “Neden kadınlar hakkında yazmıyorsun?” sorusuna “Nasıl yazacağımı bilmiyorum” yanıtını verdiğini, feminizmle tanıştıktan sonra ise fahri bir erkek gibi değil, bir kadın gibi yazmayı öğrendiğini söylemiştir[1]. Karanlığın Sol Eli’nde androjen (çift cinsiyetli) karakterleriyle hepimize toplumsal cinsiyet kategorilerini sorgulatmıştır. Mülksüzler’i okurken hepimiz evlilik kurumunun ortadan kalktığı, insanların işlerini cinsiyet ayrımı olmadan ilgi, yetenek ve güçlerine göre seçtikleri bir dünyanın nasıl olabileceğinin hayalini kurarız.

Mülksüzler’i ikircikli bir ütopya olarak tanımlar Ursula. Urras gezegeni vahşi kapitalizmin yaşandığı bir yerdir ve 200 yıl önce buradan ayrılan Odocu’lar Anarres’te sınıfsız, statüsüz, hiyerarşisiz, mülkiyetin ve cinsiyet ayrımının olmadığı bir toplum kurmuşlardır. Ütopyanın ikircikliliği şuradan gelir ki Anarres bu ideal toplum yapısına rağmen çorak ve verimsizdir. Anarres’in verimli toprakları baş karakter Shevek’in takdirini kazansa da Urras’taki eşitsizlikçi ve sömürücü yapının gerçek yüzünü görüp Anarres’ine geri dönmeden önce durumu şöyle anlatır:

“Anarres’te her zaman istediğinizi alamazsınız, hatta bazen gereksindiğinizi bile, çünkü yeterince yoktur. Siz Urras’lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres’te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkeminin görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipleri ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar” (Le Guin, 2012: 196-197)!

Ursula yazarlık hayatı boyunca hep bu kafadaki duvarlarla uğraşmıştır diyebiliriz. O, duvarlardan rahatsızdı. “Düşüncelerinin çevresinde duvarlar vardı ve sürekli onların arkasında gizlendiği halde varlıklarından tümüyle habersiz görünüyordu” (Le Guin, 2012: 21). Kafamızdaki görünmez duvarların yıkılmasında Ursula edebiyatının etkisini kim küçümseyebilir ki!

Özellikle ütopya/distopya ve fantastik edebiyat yazarlarının olmazsa olmaz bir özelliği de sistem eleştirisindeki başarılarıdır. Yeni dünyalar yaratırken sahip oldukları eleştirel bakışlarını kendi hayatlarına da yansıtırlar elbette. Bir röportajda “Amazon ile ne alıp veremediğiniz var?” sorusuna Ursula “Hedef ve yöntemlerine yönelik derin ahlaki ayıplama ve şirketsel açgözlülüğe duyduğum sıradan nefret dışında pek bir şey yok aslında (Le Guin, 2011[2]:71)” cevabını vermiştir. Bir ödül töreninde yaptığı konuşmasından alınan aşağıdaki bölümler ise onun kapitalizme, yayın sektörüne ve edebiyatın gücüne dair görüşlerini oldukça iyi bir şekilde açıklamaktadır:

“Bence, şu anki yaşayışımızın alternatiflerini görebilen, korkuya kapılmış toplumumuzun ve takıntılı teknolojilerinin içyüzünü varoluşun başka yollarına kadar görebilen ve hatta umut için gerçek dayanaklar hayal edebilen yazarların seslerini isteyeceğimiz zor zamanlar geliyor. Özgürlüğü anımsayabilecek yazarlara ihtiyaç duyacağız… Şu an, bence bir piyasa metasının üretimiyle sanat pratiği arasındaki farkı bilen yazarlara ihtiyacımız var. Şirket kârını ve reklam gelirini maksimize etmek için satış stratejilerine uygun yazılı malzemeler geliştirmek, sorumlu kitap yayıncılığıyla ve yazarlıkla pek de aynı şey değil… Kitaplar, biliyorsunuz, sadece meta değildir. Kâr güdüsü, çoğu kez sanatın amaçlarıyla çatışır. Kapitalizm içinde yaşıyoruz. İktidarından kaçılamaz gibi geliyor. Kralların ilahi kudreti de öyle geliyordu. Her türlü insan iktidarına insanlar tarafından direnilebilir ve bu iktidar değiştirilebilir. Direniş ve değişim çoğu kez sanatta başlar ve daha da çok bizim sanatımızda -sözcüklerin sanatında- başlar”[2].

Bianet’in anma yazısında onun için “Bizi Urras’ta bırakıp gitti” demişler, ben de Anarres’i düşlemeyi hiç bırakmayacağız diyorum!

Kitaplar

Le Guin, Ursula K. [1998] (2011) Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Deniz Erksan, Bülent Somay ve Müge Gürsoy Sökmen (Haz.) İstanbul: Metis.

Le Guin, Ursula K. (2011) Yaban Kızlar. Algan Sezgintüredi (Çev.). İstanbul: Versus.

Le Guin, Ursula K. [1974] (2012) Mülksüzler. Levent Mollamustafaoğlu (Çev.) İstanbul: Metis.

[1] https://bianet.org/bianet/yasam/193638-ursula-k-le-guin-fahri-bir-erkek-gibi-degil-bir-kadin-gibi-yazmayi-ogrendim

[2] https://bianet.org/bianet/siyaset/160120-le-guin-direnis-ve-degisim-sanatta-baslar

image_pdfimage_print