Dünya Ekonomik Forumu ve akıl dışı kapitalizm

2018 Dünya Ekonomik Forumu her yıl olduğu gibi Davos’ta toplandı. Bu yılki konu başlığı, bir şeylerin egemen sermaye için de ters gittiğinin kanıtı niteliğinde: “Parçalanan dünyada ortak gelecek oluşturmak.” Her ne kadar Davos gibi uluslararası toplantılar, sermaye gruplarının iş olanakları, çözülmesi gereken siyasi sorunlar, kâr oranlarının arttırılması için küresel program planlarının oluşturulması gibi problemlere egemen sınıfların ihtiyacı doğrultusunda ortak çözüm arama amacı gütse de, “parçalanan dünya” vurgusu emperyalizmin dünyada yükselen sınıf çatışmasından rahatsızlık ve korku duyduğunun bir göstergesi.

Öyle ki, içinde bulunduğu ve bir türlü aşamadığı büyük burhan, politik sorunlar üzerine çözüm ararken içine düştüğü yönetememe krizi ve çözümsüzlük girdabı, emperyalist kapitalizmin egemenlerini yükselen sınıf çatışmasıyla iktisadi ve politik kontrolü ellerinden kaçırma korkusuyla yüzleştiriyor. İnisiyatifi kaybetme korkusu altında yatan statükolarının ellerinden kayıp gitme riskinin bir nedeni var: bazı sermaye çevreleri için bile ürküntü haline gelen kapitalist servet eşitsizliği. Üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyetin yarattığı korkunç eşitsizlik, kapitalizmin tarihi için de rekor düzeylere varmış bulunuyor. Akıl dışı kapitalizmin dünya üzerinde yaratılan toplam servet miktarını artırmasına rağmen, yoksulluk, açlık, barbarlık ve doğanın yıkımı da paralel bir biçimde artmakta.

Oxfam raporu ve çarpıcı istatistikler

Uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan Oxfam, her yıl yayınladığı raporlarla dünyada akıl dışı eşitsizliği ve sömürü düzenini gözler önüne seriyor. Bu yıl Ocak ayında yayınladığı “Zenginliği değil, emeği ödüllendirin” adlı rapor, dünyadaki en varlıklı yüzde 1’lik kesimin, geçen yıl yaratılan tüm küresel servetin yüzde 82’sine sahip olduğuna dikkat çekiyor. “Yani geri kalan %18’lik servet %99’luk kesim arasında bölüşülmüş durumda mı?” diye bir soru akla gelebilir. Hayır, daha da beter bir biçimde geriye kalan %99’un yarısı bu servetten en ufak pay dahi alamamış durumda. Yani tam olarak 3,7 milyar insan dünyadaki servetin yaratıcılarından olmalarına rağmen bu servetten hiçbir pay alamadı.

Raporda öne çıkan diğer bir konu da servetleri milyar doları aşan kişilerin sayısındaki patlamaydı. 2010 yılından bu yana milyarderlerin serveti sıradan çalışanlara göre altı kez daha hızlı büyürken, 2017’de her iki günde bir yeni bir milyarder zenginler kulübüne katıldı ve toplam milyarder sayısı 2.043 kişiyle rekor kırdı. Bir milyar doların nasıl bir para olduğunu tahayyül edebilmeniz için bir örnek vermek gerekirse, ayda bir milyon dolar (3.800.000 TL) kazandığınızı varsaysanız ve tüm paranızı biriktirseniz bile hayatınız boyunca bir milyar dolara erişemiyorsunuz.

Yine bu rapora göre, dünyanın en büyük beş moda markasının genel müdürlerinin maaşlarının sadece dört günlük toplamı Bangladeş’teki tekstil işçilerinin bir hayat boyu kazandığından daha fazla.

Sonuçta bu muazzam paranın belirli ellerde toplanması emek sömürüsünün bir sonucu. Çünkü herkes biliyor ki zenginliği, yani artı değeri yaratan tek faktör emektir.

Türkiye’deki servet dağılımı da dünyadakine paralel ilerliyor. Grafik, AKP’nin iktidara geldiği ilk yılda en zengin %1 tüm servetin %39,4’ünü alırken yıllar boyunca makasın gittikçe açılarak en zengin %1’lik kesimin tüm servetin yarısından fazlasına (%54) sahip olduğunu ve AKP eliyle sömürünün nasıl katlandığını kanıtlıyor.

Yazarın diğer yazıları

Tüm bu eşitsizliğin kapitalizmin içsel bir tezahürü olduğunu “Sekiz kişi dünyanın yarısına denk servetin sahibi!” başlıklı bir yazımızda şöyle belirtmiştik:

“Bu tablo, birileri daha çok kazanmak istedikleri ya da bazı insanlar daha açgözlü oldukları için oluşmadı. Bu eşitsizliğin oluşması bizzat içinde bulunduğumuz ve dünya çapında gerçekleşen iktisadi üretim ilişkilerinin yapısal bir sonucu. Yani olmak zorunda olan bir şey… Üretilen servetin üretenlerin elinden çalınarak alındığı, karşılığında yaşayabileceği kadar aylık rutinlerde para verildiği bir sistem…. Öyle ki, üretici güçlerin bazı insanların kişisel mülkü olduğu bu sistem, eşitsizliği artırmaya, üretenlerden daha fazla çalmaya ve tekelleşmeye eğilimlidir. Tersi düşünülemez. Çünkü kapitalizm akıl dışıdır. Bu sebeple krizlere de eğilimlidir, hatta kendi kendinin altını oymaya da… İşte bu yüzden kapitalizmi ‘ehlileştirme’ derdinde değiliz.”

Kaçınılmaz son!

Bu kaotik ve plansız iktisadi model sürdürülemez aşamayı çoktan aştı. İnsanlığa verebildiği tek şey zorunluluklar dünyasının ve yaşamanın çok daha ağırlaşmasıyla daha önce hiç görülmemiş bir barbarlık olabilir ancak. Mücadele etmememiz halinde, tahayyül edemeyeceğimiz totaliter bir dünyaya doğru ilerlediğimizin bilincinde olmamız gerekiyor.

Biz, sistemin “aşırılıklarının” törpülenmesinin bir çözüm getirmeyeceğine inanıyoruz. Halihazırda bunun için bile iktisadi ve politik bir devinim gerekli. Devrimci Marksistler olarak dünyada üretilen zenginliğin yaratıcıları olan işçi sınıfının denetiminde, planlı ve ihtiyaçlar doğrultusunda kamusal üretim için, işçi ve emekçilerin denetiminde planlı ve merkezileşmiş bir ekonomik model öneriyoruz. Bu ütopya değil, olması gayet mümkün bir gerçeklik. Bu iktisadi model de üretim araçlarının üzerindeki özel mülkiyet kaldırılmadan gerçekleştirilemez.

Kendi kendinin altını oyan ve sürdürülemez bir sistemin dünya emekçilerinin üzerine yıkılmaması için üretici güçlerin kamuya ait olduğu merkezi ve planlı bir iktisadi yapıya ihtiyacımız var. Bu da ancak işçi sınıfının siyasal iktidarı altında inşa edilebilir. Başka çıkış yolumuz yok.

Yazıyı, bu durumu 170 yıl öncesinden özetleyen Karl Marks’ın şu tarihsel satırlarıyla bitirelim: “Özel mülkiyeti kaldırmak istiyoruz diye ödünüz kopuyor. Oysa sizin var olan toplumunuzun üyelerinin onda dokuzu için özel mülkiyet zaten ortadan kalkmış; var olması düpedüz o onda dokuz için var olmamasından ötürü. Öyleyse siz bizi, zorunlu koşulu toplumun büyük çoğunluğunun mülksüzlüğü olan bir mülkiyeti kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Kısacası bizi kendi mülkiyetinizi kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Tastamam öyle, işte biz bunu istiyoruz!”